Anasayfa > Tarih > Ülkücü-Faşist Hareketin Tarihi /2

Ülkücü-Faşist Hareketin Tarihi /2


Faşist terör yükselişe geçiyor

MHP öncülüğündeki ülkücü-faşist hareket 12 Mart muhtırası ile kısa bir süre kabuğuna çekilse de sonrasında yoluna devam etti. Çünkü mücadeleci bir işçi hareketinin varlığı ve toplumsal muhalefet dalgasının yükselmeye devam etmesi, burjuva devletin faşist sopaya olan ihtiyacını daha da arttırıyordu. MC (Milli Cephe) hükümetlerinin kurulmasıyla birlikte MHP, paramiliter sokak gücü kimliğinden hükümet ortaklığına terfi etmişti. Bu MHP için önemli bir deneyimdi.

MC hükümetleri döneminde faşist hareket, devlet ve toplum içindeki etkinliğini arttırmış ve siyasi alanda da ciddi bir güç haline gelmiştir. Özellikle Demirel liderliğindeki AP’nin (Adalet Partisi) bunda payı büyüktür. Sermayenin has adamı Demirel, MHP’nin hamiliğini üstlenmiş, izlediği siyasetle ülkücü-faşist kadroların hareket alanlarını kolaylaştıracak ve faşist terörü perdeleyecek bir yönelim içerisinde olmuştur. AP’nin MHP ile girdiği bu kirli ittifakın niteliği, burjuvazinin MHP’ye biçtiği rolün de somut bir ifadesidir. Açıkçası burjuvazi, MHP’den sonuna kadar faydalanmakla beraber onun tek başına iktidara gelmesini de istemiyordu. Bu yüzden de bir yandan onu koruyup kollarken öte yandan da yularını elinden bırakmamaya ve kontrol altında tutmaya çalışıyordu.

1975-78 yılları arasındaki bu süreçte yoğun bir biçimde devlet aygıtı içinde kadrolaşmaya başlayan MHP, iktidar olanaklarını iyi değerlendirerek hem sağ seçmen üzerinde önemli bir meşruiyet elde etti hem de faşist terörün dozunu arttırarak, karşı-devrimin sahne önündeki vurucu gücü konumuna geldi. Bu süreç kimi zaman (profesyonellik gerektiği ölçüde) doğrudan kontr-gerillanın, kimi zaman da sonuçta yine bunun uzantısı olan sivil MHP unsurlarının gerçekleştirdiği saldırılarla karakterize oldu. MHP’nin temel stratejisi, özellikle taşra kentlerinde baskı ve terör yoluyla siyasi hegemonya kurmak, İstanbul ve İzmir gibi büyük şehirlerde zaten mevcut olan gerilimi Anadolu’ya da yaymaktı. Bu amaçla Ülkü Ocakları Derneğinin yanında yeni faşist kitle örgütleri kurmaya girişti. Bunlar arasında Ülkücü İşçiler Derneği, Ülkücü Teknik Elemanlar Derneği, Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu ve Ülkücü Polisler Birliği en bilinenleridir. Aynı zamanda TÖB-DER’e ve CHP’ye yönelik saldırılara girişiliyor, solun Anadolu kentlerinde giderek artan etkisi önlenmeye çalışılıyordu.

1976 yılına gelindiğinde ana hedef devrimcilerin etkin olduğu üniversiteler ve okullardı. Ocak ayında İTÜ’de başlayan saldırılar ODTÜ ve Hacettepe’de devam etti. Hatta Hacettepe Üniversitesi geçici olarak ülkücülerce işgal edildi. İzmir’de, Eskişehir’de, Adana’da ve Gaziantep’te ülkücü-faşistler devrimci öğrencilere yönelik pek çok saldırı gerçekleştirdiler. Tüm bu olaylarda polis de ülkücülerle birlikte hareket ediyor, çoğu zaman da devrimcilerin üzerine ateş açarak ülkücülere destek veriyordu. ’76 yılı ortalarından itibaren saldırıların kapsamı genişlemeye, hedef tahtasına devrimci öğrencilerin yanı sıra öncü işçiler ve solcu olduğu bilinen kişiler de alınmaya başlandı. Okulların yanında fabrikalar ve devrimcilerin etkin olduğu mahalleler de çatışma alanı haline gelmişti. Devrimcilerin oturduğu evlere baskınlar düzenleniyor, işçiler kurşunlanıyor, insanlar sokak ortasında vuruluyordu. Yıl boyunca süren faşist saldırıların sonucunda 100’den fazla devrimci ve solcu hayatını kaybetti.

Kontr-gerillayla iç içe ülkücü-faşist terör, 1977 yılında da olanca hızıyla devam etti. İlk beş ayda 157 kişi ülkücüler tarafından katledildi. CHP’nin seçim konvoylarına ve toplantılarına sayısız baskın düzenlendi, hatta Ecevit’in de içinde olduğu seçim otobüsü tarandı. İş, İzmir havalimanında Ecevit’e suikast düzenlenmesine kadar vardırıldı. Suikast ile aynı gün İstanbul’un farklı yerlerinde bombalama eylemleri düzenlendi. Ancak provokasyonların en büyüğü 1 Mayıs 1977’de gerçekleştirilecekti. DİSK’in öncülüğünde düzenlenen ve 500 bine yakın insanın katıldığı mitingin sonuna doğru kitlenin üzerine yaylım ateşi açıldı, bombalar patladı, çıkan kargaşada ve açılan ateş sonucu 37 işçi hayatını kaybetti. Olayın, ülkücü-faşist kadrolardan ve Özel Harp Dairesinden seçilerek oluşturulmuş ekiplerce gerçekleştirildiği ve bizzat CIA’nın da işin içinde olduğu, saldırının burjuva devlet aygıtının en tepesinde bulunan cumhurbaşkanı ve genelkurmayın da bilgisi dahilinde yapıldığı sonradan anlaşılacaktı.[1]

Önü alınamaz bir şekilde yükselen devrimci sınıf hareketinin temsilcisi olarak görülen DİSK ve ona bağlı işyerleri de MHP’nin başlıca hedefleri arasındaydı. İsdemir, Seydişehir Alüminyum Tesisleri, Tariş, Ataş ve Aliağa rafinerileri, Erdemir ve Ant-Birlik gibi büyük işletmelerin hepsinde devrimci-solcu işçilerle ülkücü-faşistler arasında çatışmalar yaşandı. Grevlere ve sendika binalarına yönelik çok sayıda saldırı düzenlendi, işçilerin bindiği servis otobüsleri otomatik silahlarla tarandı. Grev kırıcılığında yaygın bir şekilde kullanılan ülkücüler işadamlarından ciddi yardımlar görüyorlardı. DİSK’le giriştiği amansız mücadelede MESS için ülkücülerin özel bir yeri vardı. Bu ilişkileri sağlayan kişi ise Turgut Özal’dı. Özal, MESS üyesi işadamlarından (Halit Narin, Vehbi Koç, Sakıp Sabancı vb.) para toplayarak bunları Türkeş’e bizzat iletiyor, siyasi açıdan da MHP’ye yakın duruyordu.

Böylelikle 1977 yılının sonlarına gelindiğinde, Türkiye artık yeni bir dönemece giriyordu. 12 Eylül 1980’e kadar sürecek olan bu dönemde siyasetteki tüm güçler uçlara doğru kayıyor, toplumda tam anlamıyla bir saflaşma yaşanıyordu. Geçen her gün, içine sığan olayların yoğunluğu, hızı ve zamanın temposu nedeniyle adeta birkaç yıl gibi yaşanıyordu. Kısacası Türkiye’de devrimci bir durum söz konusuydu. Yıllardır bu tehlikeye karşı hazırlanan burjuvazi, ordusuyla, polisiyle ve faşist örgütleriyle devrimci harekete yükleniyor ve onu boğmaya çalışıyordu. Ülkücü-faşistler solun varolduğu her yerde onların karşısına çıkıyor, çoğu durumda sayıca az olmalarına karşın devletin kolluk kuvvetlerinin de desteğiyle ve tamamen terör-şiddet yöntemleriyle denetimi ele geçirmeye çalışıyorlardı. Dolayısıyla ’78 yılını karşı-devrimci terörün hız kazandığı bir dönemeç noktası olarak tespit etmek yanlış olmaz. Devrimci ve solcu insanlara yönelik siyasi cinayetlerin alabildiğine arttığı, toplu katliamların ve vahşi bir terör dalgasının her yanı sardığı bu sürecin iki çıkışı vardı; devrim ya da karşı-devrim.

1977 Aralığında CHP’nin bir gensoruyla 2. MC hükümetini devirmeyi başarması, aynı zamanda MC hükümetlerinin toplumsal muhalefeti bastırmadaki yetersizliğinin de bir kanıtıydı. Ecevit bu kez hükümeti kurdu, fakat ne onun devrimci hareketi yolundan saptırmaya çalışan ve kitlelere yalancı umutlar dağıtan sahte ‘sol’ söylemi, ne de burjuva devleti arkasına almış olan ülkücü-faşist hareketin saldırganlığı, toplumun en derinlerinden gelen bu kabarışı bastırmaya yetecekti. Bunun başarılması için çok daha fazlası gerekiyordu. Burjuvazinin kontr-gerilla örgütüyle birlikte hazırladığı iç savaş stratejisinin bir uygulayıcısı olan MHP’nin ilk eldeki amacı, ülkede genel bir sıkıyönetim ilan edilmesi ve böylece daha otoriter bir rejime giden ilk adımın atılmasıydı. MHP, bu amacına uygun olarak dozunu arttırdığı faşist terörü ülke geneline yaymaya çalışacak, hedef gözetmeyen yahut sıradan insanları da hedef tahtasına oturtan eylemlere ağırlık verecek, en önemlisi de kitle katliamlarına girişecekti. Böylece parlamenter rejimin tıkanacağını ve kendisinin de iktidar ortağı olduğu faşist bir rejimin kurulacağını düşünüyordu.

Açılış 1978’de 16 Mart katliamı ile yapıldı. Beyazıt’ta üniversite çıkışında devrimci öğrencilerin üzerine bomba atıldı. Olay yerinden kaçışan öğrencilere de polis tarafından yaylım ateşi açıldı. 7 kişi öldü, 100’den fazla insan yaralandı. Üç gün sonra ‘başbuğ’ Türkeş İzmir’de yaptığı konuşmasında ‘büyük yürüyüş’ü başlattığını ilan etti. [2] Bu açıklamanın ardından Malatya, Adıyaman, Maraş, Tokat, Muş, Elazığ, Erzurum, Iğdır ve Urfa gibi birçok orta ve doğu Anadolu kentinde Alevilere ve solculara yönelik saldırılar gerçekleştirildi. Özellikle Alevi ve Sünni nüfusun iç içe yaşadığı yerlerde bu ayrım körükleniyor, Sünni kesim ‘Alevi-komünistlere karşı cihada’ çağrılıyordu. 17 Nisanda Malatya’nın sağcı belediye başkanı, (sonradan anlaşılacağı üzere, ülkücüler tarafından gönderilen) bombalı bir paketin patlatılması neticesinde öldürüldü. Kentte oluşan gerginlikten faydalanan ülkücü-faşistler muhafazakar halkı kışkırttılar ve solculara-Alevilere ait ev ve işyerleri tahrip edilmeye, yakılıp yıkılmaya başlandı. Gerici-faşist güruh, karşısına çıkan ‘Alevi-komünistleri’ linç ediyor, kimisini de oracıkta öldürüyordu.

Ağustos ayında Ankara Balgat’ta devrimcilerin gittiği dört kahvehane ardı ardına tarandı, Mamak’ta bir belediye otobüsü aynı şekilde otomatik silahlarla yaylım ateşine tutuldu. Eylül ayında bu kez Sivas’ta ‘komünistler camiyi bombaladı’ diyerek yapılan provokasyon sonucu, birçok Alevi-solcu insanın hayatını kaybettiği saldırılar düzenlendi. Saldırılar gittikçe profesyonelleşiyor ve planlı hale geliyor, çevre illerden getirilen ülkücü-faşistlerle takviyeler yapılıyor, hatta polisten ve ordudan destek alınarak silah ve cephane önceden temin ediliyordu. 9 Ekim 1978’de Ankara Bahçelievler’de TİP üyesi 7 genç, telle boğularak hunharca katledildi. Eylemi, 16 Mart katliamını da yöneten ÜGD genel başkan yardımcısı Abdullah Çatlı bizzat organize etmişti. Katliamda, ‘İdi Amin’ lakaplı faşist katil Haluk Kırcı ve birçok başka ülkücü-faşist de yer almıştı. Eylem sonrası yakalanan ve suçunu itiraf eden Haluk Kırcı’nın bir gün sonra, Abdullah Çatlı’nın ise ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılması ve yakalanamayan diğer katillerin daha sonra da pek çok cinayette tetikçilik yapmaları ise, devletin bu faşist saldırılardaki suç ortaklığının kanıtlarından biriydi.

Faşist MHP’nin burjuva devletin iç savaş aygıtıyla işbirliği içinde yürüttüğü katliam ve provokasyonların ardı arkası kesilmiyordu. Sıradan insanların da hedef haline getirilmesi ve her gün onlarca insanın hayatını bu saldırılarda kaybetmesi, toplumda can güvenliği sorununun yakıcı biçimde hissedilmesine yol açmış ve kitlelerde biran önce düzenin sağlanması isteğini uyandırmıştı. MHP sürekli olarak hükümetteki CHP’yi suçluyor ve sıkıyönetim ilan edilmesi yönünde çağrılarda bulunuyordu. Böylece parlamenter rejimin ‘anarşi ve terörü’ önleyemediğini göstererek faşist rejimi kaçınılmaz hale getirmeye uğraşıyordu. Burada tamamını sayamayacağımız kadar çok saldırı ve provokasyon gerçekleştiren MHP’nin ‘ölüm listesi’ gittikçe genişliyor, birçok ilerici-demokrat aydın ve tanınmış kişi de faşist terörden nasibini alıyordu. Bu arada AP de, MHP ile girdiği kirli ittifak çerçevesinde, ‘Kars kalesine oraklı-çekiçli kızıl bayrak çekildiği’ söylentisini vesile ederek tüm ülkede ‘bayrak mitingleri’ başlatmıştı. Bu kampanya, MHP’nin elini oldukça rahatlattı ve faşist söylemin kitlelerde yankı bulmasını kolaylaştırdı. Yıl boyunca 23 ilde gerici ayaklanmalar yaşandı ve toplam 1072 insan hayatını kaybetti.

Ancak MHP’yi amacına ulaştıran ve terör dalgasının zirvesini oluşturan eylem, 19 Aralık 1978’de gerçekleştirilecek olan Maraş katliamıydı. Sovyet aleyhtarı bir filmin oynadığı sinema salonu ülkücü-faşistlerce bombalandı ve galeyana getirilen kalabalık sloganlar eşliğinde, Alevilerin ve solcuların yaşadığı semtlere doğru yürüyüşe geçti. Saldırılar ve çatışmalar kısa sürede tüm kente yayıldı. Faşist ve gerici güruh, kadın, çoluk-çocuk demeden insanları öldürmeye, diri diri yakmaya, ırza geçmeye, baltalarla ve satırlarla parçalamaya başladılar. Hastaneler bile kuşatılarak yaralılar öldürülüyor, insanların toplu halde bulunduğu mekânlar ateşe verilerek, otomatik silahlarla taranıyordu. Vali sokağa çıkma yasağı ilan etmesine rağmen saldırgan güruh durmadı. Polis olaya seyirci kalıyor, askerler ise kışlalarından çıkmıyordu. 5 gün süren katliam sırasında 200’ün üstünde insan katledildi, 500’ü aşkın kişi de yaralandı. Maraş katliamı, Nazi vahşetini bile aratmayan yöntemlerle üç yaşındaki çocukları gözünü kırpmadan öldüren, hamile kadın ve yaşlıları bile satırlarla doğrayan, İslamın şartlarını sayamayanları üzerlerine benzin dökerek yakan faşist barbarlığın nasıl kanlı bir provokasyonun parçası olduğunu apaçık göstermiştir. Son derece kasıtlı ve (CIA, MİT ve Özel Harp Dairesi ile birlikte) önceden tasarlanmış bir plana göre yürütülen bu katliam sonucunda faşist MHP amacına ulaşmış ve Ecevit hükümeti 13 ilde sıkıyönetim ilan etmiştir.

Ne var ki, beklentilerinin aksine sıkıyönetimin ilanı faşist güçleri tatmin etmedi. Faşist terör ve kıyımlar ülkeyi bir cehenneme çevirse de, devrimci güçlerin anti-faşist direnişi daha da büyümüş ve özellikle Maraş katliamı sonrasında kitlelerde MHP’ye karşı ciddi bir tepki oluşmuştu. Öte yandan MHP, Demirel’in 1979’da kurduğu azınlık hükümetine (3. MC olarak anılacaktı) dışarıdan verdiği desteğe rağmen burjuvazinin kendisini bir iktidar alternatifi olarak görmediğini iyiden iyiye hissetmeye başlamıştı. Bu durumda MHP açısından iktidara gelmenin tek yolu kalıyordu, o da ‘yetki ve sorumluluğun askeri yönetime devredileceği’ bir darbe yoluyla iktidara ortak olmaktı. Ordunun işbaşına gelmesi için en çok çaba sarfeden kendisi olduğundan, böylesi bir faşist rejimin hayata geçmesi halinde MHP’ye ortaklık teklif edileceğine dair parti içinde güçlü bir inanç besleniyordu. Bu yüzden MHP yönetimi, bir yandan ordu içindeki MHP yanlısı subaylarla (başta General Nurettin Ersin olmak üzere) ilişkileri sağlamlaştırmaya ağırlık verirken diğer yandan da sıkıyönetimin bile yetersiz kaldığı hissiyatını uyandıracak kör bir terör dalgasıyla toplumu altüst etmeye yönelik faaliyetlere girişecekti.

1979 yılı içinde de birçok faşist saldırı yaşandı. Bunlar arasında hafızalara kazınan birisi Ankara Piyangotepe katliamıydı. 16 Mayıs 1979 gecesi, Piyangotepe semtinde ülkücüler solcuların gittiği bir kahveyi tarayarak 7 kişiyi öldürmüş ve 10 kişiyi yaralamışlardı. Faşist terör, şiddetini arttırarak 1980 yılında da yükselişini sürdürdü. Faşistler kaçırdıkları devrimcileri naylon iplerle, tellerle boğarak insanlık dışı işkencelerle öldürüyor, tecavüz ediyor, cesetlerini çuvallara koyup boş arazilere bırakıyorlardı. Özellikle ülkücü hareketin önemli liderlerinden Gün Sazak’ın öldürülmesi üzerine tüm ülkede kanlı saldırılar, gerici ayaklanmalar, boykotlar düzenlendi. Ülkücü-faşist kadroların giriştikleri şiddet eylemleri, MHP liderliğinin bile kontrolünden çıkmış durumdaydı. Temmuz ayında Fatsa’da ve Çorum’da ülkücü-faşistler devletin kolluk güçleriyle birlikte devrimcilere karşı yine işbaşındaydılar. Milletvekillerinden profesörlere, gazetecilerden cumhuriyet savcılarına kadar pek çok kişi suikastlar sonucu öldürüldü. Kurbanlardan birisi de DİSK genel başkanı Kemal Türkler’di. Türkiye işçi hareketinin önderlerinden Kemal Türkler, 20 Temmuz 1980’de uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. İstanbul’da düzenlenen cenaze törenine 1 milyona yakın insan katıldı. Türkler’in ve daha pek çok faşizm kurbanının ölüm emrini ise bizzat ‘başbuğ’ Türkeş vermişti.

Sonuç olarak 1970-80 arası dönemde, devrimcilerden, solculardan ve öncü işçilerden oluşan 4000’den fazla insan faşist terörün kurbanı oldu. MHP, bu on yıllık süre içerisinde etkisi altına aldığı küçük-burjuva ve lümpen kesimleri örgütleyip askerileştirmiş, burjuva düzenin kontr-gerilla gibi gizli güçleriyle işbirliği içinde, işçi sınıfının militan grevlerini kırmak, önde gelen temsilcilerine saldırılar düzenlemek ve genelde pek çok devrimciyi öldürmek üzere harekete geçirmiş ve bu anlamda üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirmişti. Devrimci hareket açısından bilânço ağırdı. Faşist terörün tırmandırdığı siyasal ve toplumsal gerilim, kriz içindeki burjuvazinin istediği biçimde bir askeri-faşist darbe için gerekli ortamı hazırlamıştı. Nihayet 12 Eylül 1980 günü ordu faşist darbeyi gerçekleştirerek, MHP’yi de dışlayan bir askeri-faşist diktatörlüğü bizzat kurdu.

[1] Hatta kimi kaynaklar MHP’nin, 1 Mayıs katliamının yaratacağı infialden yararlanarak kendisine yakın faşist subaylar aracılığıyla bir darbe yapmayı planladığını yazmaktadır. İddiaya göre olayların yeteri kadar büyümemesi üzerine (300 kişinin öldürülmesi hesaplanmıştı) bundan vazgeçilmişti. Nitekim Haziran ayında Kara Kuvvetleri Komutanı orgeneral Namık Kemal Ersun başta olmak üzere 850 sağ görüşlü subayın ordudan apar topar atılması ve Özel Harp Dairesi ile MİT içinde de benzer bir temizliğe girişilmesi buna kanıt olarak öne sürülmektedir. Planlanmış olması kuvvetle muhtemel bu girişimin içinde işadamı Halit Narin’in de adı geçiyordu.

[2] İtalya’da Mussolini’yi iktidara taşıyan ‘büyük yürüyüş’e atfen yapılan bu konuşmada ilan edilen proje, istenilen etkiyi yapmamıştır.

Kategoriler:Tarih
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: