Anasayfa > Circassian and Documentary > Çerkeslerde demokrasi ve özgürlük

Çerkeslerde demokrasi ve özgürlük


Çerkesler, eski zamanlardan günümüze kadar özgürlük uğruna savaş vermiş, mücadele etmiş halkların hiç kuşkusuz başında gelmektedir.

Uzun yıllar savaştan başını kaldıramamış insanlarımızın bu mücadeleleri kimi zaman bir takım ideolojilere örnek olarak sunulmuş, kimi zaman kullanılmış, dönemine göre de basitleştirilerek bazı çıkarlara paralel olarak saptırılmıştır. Özgürlük için direnişin içinin boşaltıldığı dönemlere kadar, özgürlük uğruna savaşmaktan öteye geçebilecek şartlara bir türlü erişemeyen Çerkesler, devletleşme hareketlerine hazırlıksız yakalanarak, politik açıdan da yeterli desteğin olmadığı bir evrede layık oldukları isteklere, şartlara ulaşamamışlardır.

Çevresinde olup bitenlere kayıtsız kalarak, aslan payını almak için her yolu deneyenlere nazaran tek taraflı hareketler ve nüfusunun büyük çoğunluğunu kaybetmenin verdiği potansiyelle de kaderlerine razı olmak durumunda kalmışlardır. Bunlara neden olarak tarihi trajedileri gösterdiğimiz vakit, ister istemez ”hiçbir halka bağımsızlık tepside sunulmaz” sözüne destek çıkmış oluruz. Ancak, ”bu türden trajedilere maruz kalmış dünya üzerinde başka halklar var mıdır” dersek de sorumuz cevapsız kalabilecektir.

Yalnız, Çerkesler açısından önemli olan nokta şudur ki; sorunlara açık bir yaşam biçimine sahip olmaları, kendi içlerinde o kadar etkili olmasa da dış dünyaya karşı her zaman savunma mekanizmalarını zafiyete uğratmıştır. Bu yaşam biçimlerinde göze çarpan en önemli kusur, tabi ki ferdiyetçi anlayış ve bu anlayışın şekillendirdiği toplumsal yapılarıdır. Ferdiyetçiliğin yeri geldiğinde kritik noktalara ne kadar ters etki yaratabileceğini de görebiliriz.

Çerkesler, toplumsal özgürlükten önce, kişinin kendi özgürlüğünü ön plana koymuş ve birey olarak özgür olmak ve bunun mücadelesini vermek elzemdir anlayışı hakim olmuştur. Böyle bir anlayışın artıları kişisel bazda mutlaka vardır. Ancak toplumsal hareket, birlik ve beraberlik açısından bakarsak diğer etkenlere nazaran birçok soruna gebe olduğunu görebiliriz.

Ferdiyetçi özgürlük; -en basitinden- kişisel anlamda boyun eğmeyi yadırgar, amaçsız kullanılmayı, sadece iş gücü olarak değerlendirilmeyi, arka planda tutulmayı reddeder. En önemlisi de toplumsal özgürlük birinci dereceden benimsenmediği zaman, kitlesel tepkiler konusunda da bu bireylerin zayıf olmalarına neden olur. Herkesin “mecbur” kaldığı oranda kendi kişisel özgürlüğü için mücadele ettiği zamanlar ya da özgürlüklerine karşı bir tehdit oluşmaması durumunda da baş gösteren bir durgunluk söz konusudur. Bu psikolojiyi destekleyen vakalar Çerkes tarihinde bolca mevcuttur.

Ferdiyetçi özgürlük empoze edilmiş bir bireyden, kendi özgürlüğünü tehlikeye atacak faaliyetler beklemek kolay olmasa gerektir. Sürgüne kadar geçen dönemde bunun sonuçlarını en trajik biçimde yaşamış olan Çerkeslerin, sürgünden sonra nedense “dört bir yana” dağıldıkları coğrafyalarda da bu özelliklerini belli bir döneme kadar muhafaza ettikleri görülmüştür.

Hala daha devam eden bu bilinçsiz, kontrol edilemeyen, genetik bir özellik haline gelmiş karakter yapısı, kendi içlerinde hat safhada olmasına rağmen dışa karşı bilinen bazı etkenlerden dolayı büyük oranda zayıflamış, zayıflamak zorunda kalmıştır. Bu zayıflıktan memnun olmayan birçok kesimin, ortamın mevcut karşıt güçlü hareketlerinde yer alma hevesi olarak tekrar dirilmiş karaktere bürünmeleri, farklı akımlarda-ideolojilerde yer almasının yanında kendi soydaşlarına, karşı hareketlerde bile bulunmalarına yol açmıştı. Ferdiyetçi kültürün bu bireylerinde hala “ya kahraman ol, ya öl” sözleri taraf buluyordu.

Bu sözü söyleyerek, ulusal zaferi-bağımsızlığı “bireysel kahramanlığa” indirgeyen zamanın kitlesi, din vb. etkenlerinde araya girmesiyle bu ferdiyetçiliğin illaki bir sonucu olacak olan bölünmeler yaşamışlardı. Diğer taraftan, demokratikleşme ve ferdi özgürlüğü mümkün olduğu kadar minimize etmeye çalışan feodal tabakalaşmada, bu sefer aynı sorunu üst kademelerde devam ettirmiş ve halkın ayaklanmasına kadar varan olaylar zincirine neden olmuştu.

Çerkesya bağımsızlık döneminde “İki deniz arasında tek devlet olur” diyerek başlatılmaya çalışılan kitlesel hareketin bu nedenle sözden ileriye gidemeyeceğini görmek zaten beklenen bir olaydı. Tehlike henüz bitmeden, düşman hala kapıda iken, zafer tamamen kazanılmadan tek taraflı ilan edilmiş, sınırları belirlenmemiş bir devletin varlığından ve hele ki bağımsızlığından söz etmek zaten mümkün değildi. Bağımsızlığı istemek ya da istememe gibi bir durumun yanında, şartlar değişince şekil değiştiren bir anlayış, ulusalcı karaktere henüz ulaşamamış toplumlar için baştan zararlıdır ki; nüfus azlığı da tam tersi olması gerekirken, aksine, bu oranı aşağı çekmede büyük etki yaratmıştı.

Örgütlenme için, henüz oluşturulabilecek zemin olmamasına rağmen -bu konuda bir çıkış- meyil olmamasına rağmen tüm coğrafyaya etki etmeyen yöntemlerin kullanılması ya da seçilmesi de mevcut yapıyı düzeltmek yerine daha çok ayrışmalara sebebiyet vermişti.

Hala, bir yandan demokrat, diğer taraftan aristokrat olmakla övünmenin yanlışlığını ve bir beynin bu iki fikre aynı anda sahip olamayacağını ve toplumsal yaşamın, bilincin bu tarzda bir anlayışı kabul edemeyeceğini kavramak lazımdır. Düşünce dünyası ile yaşayışın birbirini tutmaması aile ortamında sorunlara açıklığa zemin hazırlayacak ve toplumsal yaşamda da ciddi karşı oluşumlara neden olacaktır.

Hele hele bu yapı içersindeki “bireysel özgürlük” anlayışı diaspora gibi baskın kültürlerin etkisi altında kalan birey için dönülmez bir yola yelken açacaktır.

Çerkesler gittikleri her yerde, ülkelerde “özgürlük” savaşçısı olmuşlardır. Çünkü onlar için savaşmak kahramanlıktır, kahraman gibi savaşmak ya da ölmek özgürlük için şarttır ve ne için, kimin için olduğunun önemi yoktur.

Mısır Çerkes Memlukları dönemi, Çerkes karakterinin Mısır’da en belirgin bir yansıması olmuştur. Sultan Berkuk, orada burada, farklı ülkelerde, illaki o ülke için savaşacak olan Çerkesleri bir araya getirip yalnız Mısır için savaşmalarını sağlamaktan öte Çerkesler adına fazla bir şey yapamamıştı.

Bu dönem, anavatandan uzak Çerkeslerin diğer topraklardaki özgürlük savaşlarının başlangıcı olmuş ve bu başlangıç anavatanın Moğol istilasına denk geldiğinden Anavatan Çerkeslerinin, vatanları için yaşamaktan öte “ölmek” zorunda olmalarına neden olmuş ve buda Çerkeslerin zaten azalan nüfusunu daha da azaltmakta önemli bir etken olmuştu. Bu dönemde Çerkeslerin kurtarıcısı veya yardımcısı ne başka bir millet, komşu nede silah güçleri ve düzenli ordularıydı. Onları kısmen koruyan etkenler; dağlar, ormanlar, kişisel özgürlük karakterleri, cesaretleri ve kahramanlıklarıydı.

Moğollar döneminde ellerinden giden topraklara ancak Moğollar oraları terk ettiğinde geri dönebildiler ve bu yokluğun verdiği kin ve gururla da dağlardan düz ovalara inmiş, eski topraklarını da aşarak kuzeylere kadar ilerlemişler ve az nüfuslarına oranla geniş topraklara yayılmışlardı.

Altınordu dönemi ve sonunda Kırım hanlığı tehlikesi ve kuzeyde Rusların mevcudiyetine kadar bu şekilde birbirinden uzak halde, dereler ve tepeler ardında akraba kabileler olarak yaşadılar. Çünkü normal hayatta birisine muhtaç yaşamak onlara göre değildi. Bu muhtaç olacakları kimse isterse akrabası olsun ister yabancı onlar için fark etmiyordu. “Dayanışma kültürü” bu nedenle hiç düşünülmemiş bir şeydi, çünkü dayanışmaya neden olacak bir şey onlara göre yoktu. Savaşlara dek bu toplumsal yaşayış Çerkeslere hakim olmuştu.

Kuzeyden gelen Kırım saldırıları, Çerkeslerin bir bölümünü doğuya itmiş ve küçük-büyük Kabarda Çerkesleri oluşmuştu. Terek’e kadar uzanan Kabarda ile batı Çerkesleri arasında bulunan set halindeki dağlık alanlar bir daha geri dönülemez bir ayrılışın habercisi gibiydi. Bu ayrım sadece kültürel, sosyal değil politik açıdan da Çerkeslerin geleceğini etkileyecek düzeyde olaylara neden oldu. Batı Çerkeslerinin büyük kısmı Tatar saldırılarına mecburiyetten karşı koyarken, doğu Çerkesleri Ruslarla ittifakı gerekli gördüler ve ilk adımı Adigeler adına atmış bulundular.

Bu girişim geçici olarak çok önem arz eden stratejik bir antlaşma idi ancak, ileriki dönemlerde durumun değişebileceğini kavramak ve ona göre hareket etmek Çerkeslerin düşünce yapısında yer edememişti.

Kabarda bu dönemlerde komşu Rus ve Kazaklar ile ilişkilerini belli bir süre geliştirdiğinden batı Çerkeslerinden neredeyse kopma aşamasına gelmişti. Ta ki, Çerkes feodal rejimin baskısı artana ve Rusların savaş çanları çalana dek.

Çerkesler, başka milletlerin himayesinden önce kendi insanlarının önderliğini ve baskısını dahi kabul etmeyecek ya da bu konuda sorun çıkartacak bir özgürlük anlayışına sahiplerdi. Zamanında Tatarlardan dolayı doğuya yönelmek zorunda kalan büyük nüfuslu Çerkeslerin bir kısmı, şimdide kendi feodal düzenlerinden kaçarak tekrar batıya yönelerek diğer soydaşlarına katılıyorlardı. Çünkü demokrasi oradaydı, baskı rejimi yoktu ve orada her birey kişisel özgürlüğe sahipti.

Hapishanesi Olmayan Halk

Çerkesler, günümüzde bağımsız olan devletlerin yaşayış tarzına, özgürlüğüne inat, zamanında, devlet olmadan da adet ve gelenekleri ile toplumsal düzeni sağlam bir şekilde sağlamış olduklarına inandıklarından; ne bir devlete ve bayrağa, ne de bir hapishaneye ve düzenli orduya ihtiyaç duymuşlardır. Çünkü, her aile savaşa hazır bireylerden oluşmakta, sahip oldukları kültür bu bireylerin savaşçı ve özgür yetişmesini teşvik etmekte, suç işlemek toplumdan uzaklaştırılmak demekti. Bayrak denilen şey, her ailenin, sülalenin damgasından ibaretti ya da her biri ayrı bir garnizon olan kabilelerin flamasıydı. Feodal düzende de pşilerin (prens) amblemlerinden ibaretti. İstilacı, göç eden bir yapıları olmadığından ne komşularına saldırılarda bulunmuş ne de onları asimile ederek nüfusunu arttırmayı denemişlerdi. Yani, dönemin dünya düzeninden ve siyasetinden uzak kendi hallerinde yaşamışlar ve dış dünyaya karşı ilgisiz kalmışlardı.

Bu nedenle de ilerde kendilerini savunmak zorunda olacakları milletler tek tip değil, birden fazla ırkların karışımı olarak, sayıca fazla bir şekilde karşılarına çıkacak, tek ırk özellikleri gösteren Çerkesler ise bu sayı ve fiziki dezavantajdan dolayı yıkıma uğrayacaktı. Memluk Çerkesleri gibi üzerlerine yöneltilen toplara, ağızlarından ateş saçan canavarlar diyecek, barutlu silahlara karşı kılıçları, okları ve kamalarıyla karşı koyacaklardı. Bu adaletsiz savaşlarda tek avantajları taktikleri, kendilerine kardeş kadar yakın gördükleri güçlü atları ve onlara yön veren cesaretleri idi.
Dezavantajları ise, düzensiz saldırılar, düzensiz birlikler, hükmettikleri yabancı köle unsurları kullanmaktan ziyade daima en önde, en savaşçı Çerkes askerlerini kullanmaları ve bu anlamsız savaşlarda onları heba etmeleriydi (Örn: Çerkes Memluklar). Bu durum diğer yabancı/yerli köle unsurlara geçici cesaret vermekten başka hiçbir işe yaramayacaktı. Çünkü onlar köleliği kabul etmişlerdi, bunun dışındakiler ise sonucu ne olursa olsun “kahraman gibi ölmeyi”, köle olarak anılmaya tercih ediyorlardı.

Düzenli Ordusu Olmayan Bir Millet

Toplara karşı kılıç çekiliyordu, kılıçlarına kan bulaşmadan ölen yiğitler ile kılıçları kınından çıkmadan zafer kazananların dönemi.

Adigeler, ayrı önderlerin keyfiyetiyle müstakil partiler halinde baskın ve ganimet için savaşıyor, plansız bir örgütlenme ile Ruslara zayiat verdiriyorlardı. Özellikle Wubıhların diğer unsurlara nazaran taktiksel anlamda uyguladıkları metotlar düşmanı şaşırtmaktaydı. Ancak bu sistemin tüm kabileler arasında uygulanabilirliğinin olmaması da etkili bir direniş ve saldırının oluşmasına olanak vermiyordu.

Bu durum Ruslarında dikkatini çekmiş, Amiral Serebkriakov: “Kavimlerin dağınıklığı ve birbirleriyle bağlantısız küçük savaşların olması ileriye dönük bizim avantajımız olacaktır” demişti.

Muhammed Emin ile başlayan bir takım faaliyetler de haliyle Rusları endişelendirmiş ve onları, tehlike arz etmeden önlem almaya itmiştir. Zaten bu oluşumlar başlamadan bitmişti. Rus kaynaklarından da gördüğümüz üzere, savaş planları her zaman yeri yurdu belli, ismen belirli yerlerde mevcut kabileler üzerineydi. Askeri faaliyetlerin ilkinin Natukuay ve Shapsughlara karşı verilmesi gibi tarihi belgelerde rastlanan kavimsel planlar bolca mevcuttu. Bu durum Adigelerin kendi aralarında bilinçsiz bir şekilde garnizonlara bölündüğünü ve birbirleri ile uzun zamana yayılan, planlı ve taktiksel fazla bir ilişkinin olmadığını gösteriyordu.

Adige Birliği

1853’lerde durum biraz değişmişti. Naibin (M. Emin) ordusunda 10 bin kadar Adige bulunuyor ve bunlar Adige kabileleri Abzeghler, Wubıhlar, Temirgoylar, Besleneyler ve Bjedughlardan oluşuyor, eskiye nazaran sayıları az olsa da örgütlenmiş askeri birlik görüntüsü veriyordu. Tabi ki bazı Adige kabileleri de bu birliğe katılmayı reddediyorlardı. Bu nedenle Muhammed Emin, Şamil’inkinden farklı yöntemler kullanmak zorunda kalıyor, bu da kendi başına buyruk hareket etmesine neden oluyordu. Çünkü Adigelerin toplumsal yapısı insanların kendi başlarına buyruk hareket etmesine meyilli bir yapıydı ve bunun üstüne de Naip’in yanlış ve keyfi uygulamaları eklenince istenen gerçekleşememişti.

Gerek Adigeler arasında gerek diğer Kafkasyalı kabileler arasında fikir ayrılıkları her zaman mevcuttu. Fikir ayrılıkları olmazsa olmaz bir sorundu. Hatta bazı kabileler bir dönem Rus düşmanı diğer dönem Rus yanlısı olabiliyordu. Bu durum örgütlülüğe sekte vurmak bir yana kabileleri birbirine düşürmekte, hatta tüm savaş planlarını da altüst etmekte idi.

Muhammed Emin’in yukarda sözünü ettiğimiz Adige kabileleri arasında sağladığı kısmi birlik, o zaman Rus yanlısı olan Karaçayların tavrı nedeniyle bozularak-plan değişikliğine neden olmuş, sonraları da Şamil ile Batı Adigelerinin birliği planı da Kabardey hakimiyetindeki Mozdok’un Ruslar tarafından direnişsiz işgali ile gerçekleşememişti. Bunun yanında Doğu Kafkasya’da Şamil’i Ruslardan daha çok uğraştıran da Dağıstan hanlığının Rus yanlısı tutumu idi. Dağıstan anca 1850’lerde Ruslara karşı tavır almış ve mücadeleye katılabilmişti.

1864 Sürgün’ü Kafkasya’ya Ders Olamadı

Daha ileriki yıllardan günümüze kadar da bu gibi durumlar sürekli değişken bir çizgide seyretmiştir. Mesela II. Dünya savaşı, Nazi Almalarına karşı tarafsız kalanlar, Rus yanlısı olanlar, Alman tarafına çekingen de olsa destek veren ya da tam destek verenler şeklinde birden fazla görüş ve hareketler ve yaşanan ırksal göçler bu bölgenin geleceği için gözle görülür ve de akıl ile idrak edilebilir bir durumun ürünleriydi.

Adige (Çerkes) Birliği Son Umut

Tüm Kafkasya’nın ortak hareket etmesinin hayalden öteye gidemeyeceği idrak edilmiş olacak ki, 1830 ve 1850 yılları arasında yoğun olarak Çerkesya dahilinde sadece Çerkesler(Adigeler),Abaza ve Ubıhlar tarafından bir özgürlük hareketi başlatılmaya çalışılmıştı. Müttefikliğin zararları, artık kimseye güvenmemek halini almıştı. Adigeler, kendi kaderlerini kendileri tayin etme düşüncesiyle tamamen kendilerini, olup bitenlere karşı ilgisizleştirip yalnızlaştırdıkça, yani kendi içlerine kapandıkça birlik olmak gerekliliğini anladılar ve Adigeliğe de o oranda bağlı kaldılar. Ancak bu seferde eskiye nazaran sahip oldukları “nüfus ve güç” artık kalmamıştı. O zamana dek boş yere orda burada heba edilen insanlar, köle ticareti ile tökezleyen sosyal yapı ve geçen zaman ne Adigelere nede Kafkasya’ya bir fayda sağlamıştı. Yani Adigeler birleşmeyi ve toplumsal tepkiyi sürgüne kadar tam anlamıyla gerçekleştirememiş ve böylece toplumsal hareket gecikmişti.
kaynak:
http://sonerdaur.wordpress.com/anket-ankuet/

  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: