Anasayfa > Tarih > ÇERKESLER – UNUTULMUŞ BİR SOYKIRIM MI?

ÇERKESLER – UNUTULMUŞ BİR SOYKIRIM MI?


Stephen D. SHENFIELD

(Stephen D. Shenfield A.B.D.’de yaşayan bağımsız bir araştırmacı ve mütercim olup
uzmanlık alanı genel olarak Rusya ve özelde de Sovyetler sonrası Rusya’nın durumudur.)

Çeviri:
Berat Yıldız
Şamil Yurdusever

Çerkesler kimlerdir (veya kimlerdi)?

Ne zaman Çerkeslerden bahsetsem genelde bu soru bana sorulur. Çerkeslerin kim olduğunu
nereden geldiklerini ve onların akıbetinin ne olduğunu Kafkasya üzerine uzmanlar dışında
batı dünyasında az sayıda insan (Biraz fazlası da Ortadoğu’da olmasına rağmen) ancak bilir.
Çerkesler neredeyse unutulmak üzere olan bir halk. Günümüz haritalarında Çerkesya diye bir
yer bulamazsınız. Çerkesya kelimesinin ne olduğunu bilmek için araştırma yaptığınızda sizin
karşınıza bugünkü Güney Rusya’daki Karaçay-Çerkes özerk bölgesi çıkacaktır. Bu bölge
tarihi Çerkesya’nın kuzeyinde yer almakta olup Rusların Çerkeslerin topraklarını işgal
ettiğinde yerleştirildikleri yerlerden biridir aslında. Gerçekte bu bölgenin ismi de yanlış
kullanılıyor zaten. Çünkü orada yaşayan Çerkesler, Türk kökenli olan Karaçay halkıyla
oluşturdukları özerk bölgede toplamda yarım milyon olan nüfusun ancak yüzde onuna tekabül
ediyorlar.[1]

Belki eski haritaları
benim gibi karıştırmayı sevmiş olsanız bugünden farklı bir manzarayla
karşılaşırsınız. Eğer on dokuzuncu yüzyılın başlarında Rusya haritasına bakarsanız
Çerkesya’nın Karadeniz’in kuzeydoğu sahili boyunca uzanıp Rusya’nın güney sınırı da olan
Kuban ırmağı güneyindeki topraklara yayılan Kafkasya’nın kuzeybatısında yer alan bir ülke
olduğunu müşahede edebilirsiniz. Ayrıca Çerkesya ile ilgili 19. yüzyıl seyyahlarının -Fransız
Konsolos Gamba (1826), İngiliz maceracı
James Bell (1841), Fransız de Hell (1847),
Amerikalı George Leighton Ditson (1850), ve Hollandalı de Marigny (1887)- kitaplarını
okuyabilirsiniz. 19.yüzyılın başından yirmi otuz yıl daha geriye gittiğimizde Kuban’ın her iki
tarafının da haritalarda Çerkesya olarak adlandırıldığını görürüz. Azak denizinin doğusundan
Kuban ve Don ırmağı arasında Osetya, Çeçenistan’ın sınırı boyunca Kafkas sıra dağları ve
Karadeniz sahilleri, Azak denizi boğazından Abhazya’ya kadar olan bölgedir Çerkesya.[2]
Çarlık emperyal işgalinden önce Çerkesya’nın toprağı55663 metrekare ve yerli halkın nüfusu
da iki milyonu aşıyor idi.[3]

Çerkeslerin kökeni M.Ö. 8. yüzyıldaki Bosfor krallığı zamanına belki de M.Ö 1500
yıllarından önce Karadeniz sahili boyunda yaşayan Kimmerlerin imparatorluğuna kadar
uzanır. Onların eski Yunanlılarla özellikle de Atinalılarla kültürel ve ticari bağları vardı öyle
ki olimpiyat oyunlarında yer almışlardı. Tanrıları Yunan tanrılarıyla yakın özellikler
taşırlardı; yıldırım tanrısı
Şıble onların Zeus’u, demir ve ateş tanrısı Tlepş’de onların
Hephaestosu’ydu.[4] Çerkesler tarihleri boyunca tarımla uğraş vermişlerdir. Prenslerden

soylulardan özgür köylülerden ve kölelerden oluşan feodal ve ataerkil sosyal yapıya
sahiptirler. Çoğunlukla kabilelerden oluştukları kabul edilen Çerkeslerin gerçek sayıları ve
özellikleri değişiklikler göstermiştir. Bu kabileler ayrı etnik veya alt-etnik grup olarak
düşünülemeyecek kadar birbirleriyle bağlantılıdırlar. Çerkeslerin kimliği en yakın
akrabasından en geniş Çerkes milletiyle olan birbirleriyle ilişkili akrabalık bağıyla

[5]
tanımlanır.

Çerkesya beşinci ve altıncı yüzyıllarda Bizans etkisi altında Hıristiyanlaştırılmıştır. 8. yüzyıl
kadar erken bir zamanda Kuzeydoğu Kafkasya’daki Dağıstan bölgesi İslamlaştırılmışsa da bu
Arap ve Müslüman etkisi Çerkesya’dan uzak kalmıştır.[6] 16.yüzyıldan itibaren Çerkesler
Gürcüler ile ittifak kurmuş ve bu iki halkın toprakları
İslam denizinde bir Hıristiyan adası
olarak tanımlanmış ve sonrasında da beraber Rus himayesi altına girmeyi talep etmişlerdir.
Çar Korkunç İvan’ın karısı da Çerkes idi. Gerçekte Müslümanlığın Çerkesler üzerindeki etkisi
ancak 18. yüzyılda görülmeye başlanmıştır ki Çerkesler İslam’ı kabul etmişler veRus işgal
tehdidine karşı Osmanlı ve Kırım Hanlığı ile ittifak kurmuşlardır.

Bir asırdan fazla bir zaman Çerkesler Çeçenler de dâhil olmak üzere Kafkasya’daki bütün
halklar içerisinde Ruslara karşı en uzun direnişi gerçekleştirmiş halktır (1763–1864).
1860’lardaki yenilgileri ise Çerkeslerin katliama uğramalarına ve Karadeniz üzerinden Türk
topraklarına zorunlu göçte gerçekleşen nüfuslarının büyük kısmının yok olmasına yol
açmıştır. Çok sayıda Çerkes ise Osmanlı tarafından Balkanlarda Sırp isyanlarını bastırmak
için kullanılmışlar olsalar da daha sonra da bunların tamamı
ikinci defa Anadolu’ya göçe tabi
tutulmuşlardır.

Bu zamandan beri Çerkeslerin %90 gibi bir kısmı Türkiye, Ürdün ve Ortadoğu’daki bazı ülke
topraklarında sürgünde yaşamaktadırlar. 300–400 bin kadar bir nüfus ise bugünkü Rusya ve
eski Sovyet Cumhuriyetleri sınırlarında yaşamaktadırlar. Çarlık rejimimin son dönemlerinde
ise Çerkeslerin toprakları Ruslar, Ukrainler ve Ermeniler ve bazı başka halklar tarafından
iskân olunmuştur. Daha sonra ise büyük bir Gürcü nüfusu Abhaz topraklarında iskân edilmiş
ve bu meyil zamanla artmış
nihayetinde de 90’lardaki Abhaz-Gürcü savaşının sebebi
olmuştur. Bu savaşın arka planı da ancak geçen yüzyılda Çerkeslerin yaşadıkları travma ile
anlaşılabilir.

Katliam ve Deportasyon

Çerkesleri 97 yıllık savaşın sonucunda esir almayı başaramayan Ruslar 1860 yılında
Çerkeslerin ya Rusya’nın başka topraklarına ya da Osmanlıya sürülmesine karar vermişlerdir.
Bu kararın icrasına memur edilen General Yevdokimov yeni kurulan düzenli Rus birlikleri ve
Kazaklar ile işgal edilmemiş Çerkes topraklarını
ele geçirmeye çalışmıştır. Yevdokimov’un
Kafkasya’nın kuzey bölgesine gerçekleştirdiği ilk saldırılarında Kuban çevresindeki bazı
Çerkes kabileleri teklifleri kabul etmiş 4.000 aile direnç göstermeksizin Osmanlı’ya göç
etmiştir. Fakat Karadeniz’in güneydoğusundaki Karadeniz kıyısındaki Soçi bölgesi
civarındaki Abzekhler, Şapsığlar ve Ubıhlar bu işgale karşı kendi aralarında bir meclis vücuda
getirip yardım için İngiltere ve Osmanlı
İmparatorluğu’na başvurmuşlardır.[7]

1861’in Eylül ayında çarpışmaların meydana geldiği bölgeye en yakın yerlerden biri olan
Yekaterinador’u ziyaret eden Çar II. Aleksander ile Çerkes delegasyonu müzakerede
bulunmuştur. Çerkeslerin temsilcileri Rus birlikleri ve Kazakların Çerkeslerin toprakları olan
Kuban ve Laba ırmaklarının ötesine gönderilmeleri halinde Rusların hâkimiyetini kabul
edeceklerini bildirmişlerdir fakat teklifleri reddedilmiştir. Bu gruplar içerisinde Abzekhler

(Bugün Adıge Özerk Cumhuriyetindeki yaşayanlar bunların torunlarıdır) daha kuzeyde
yerleşmeyi kabul etmelerine rağmen diğer grupların liderleri halklarını yerlerinden etmeyi
kabul etmemişlerdir.

Bunu müteakip 1862 yılının ilkbaharında tekrar Rus saldırıları başladı.[8] Rus birlikleri
sistematik olarak bütün Çerkes köylerini yakıp yıktılar. Şapsığ köylerinin istisnasız hepsi
yakılıp tarlalarda yetiştirileni ürünler Kazak birliklerinin atlarının ayakları altında
çiğnenmiştir.[9] Çarın bölgeden ayrılması ve bu olaylardan sonra bu bölgedeki halkların bir
kısmı Ruslar tarafından kuzeye yerleştirilmeyi kabul ederken diğer kısmı Rus hakimiyeti
kabul etmeyip Osmanlı topraklarına göç etmek için Karadeniz kıyısındaki limanlara
yönelmişler ve burada göç etmek için beklemeye başlamışlardır. Ayrıca yakılan köylerinden
kaçanlar ise dağlık bölgelerde açlıktan kırılmışlardır.

Abzekh ve Şapsığ bölgelerini işgal ettikten sonra güney kıyı bölgesi boyunca ilerleyen
General Babich’in birliklerinin köylerini yok etmesini Çerkes Tarihçi Shauket şöyle tasvir
etmektedir:

Birlikler Ubıh topraklarının sınırlarında idi. Diğer taraftaki Goith geçidinden de
birlikler gelip birleştiler. Küçük Ubıh ülkesi Çerkes özgürlüğünün son kalesiydi.
Ubıhlar çaresiz direnişlerini uzatmak için son bir denemede bulundular fakat Rus
birlikleri çemberi daha da daralttı. Kuzey taraftaki kıyı bölgesindeki dağlar üzerinden
3 birlik tarafından sürdürülen kuşatmaya Ubıhların merkezine doğru güneyden
ilerleyen bir birlik katılmış
ve nihayet Ubıhların son direnişi kırılmıştı.[10]

Çerkes tarihçi Traho ise olaya şöyle devam ediyor:

Sadece kıyı kesimlerdeki birkaç küçük kabile kaldı: Pskhu, Akhtsipsou, Aibgo ve
Cigit. Mayıs 1864’de bu kabileler çoluk çocuk kadın kız demeden son kişiye
varıncaya değin toptan katledildiler. Buna tanık olduktan sonra Çerkesler ülkenin her
tarafından umutsuzluk içinde Aibgo Vadisinde toplandılar. 7–11 Mayıs günlerinde
Ruslar ağır kayıplarla geri çekildiler. Daha sonra Ruslar ağır silahlarla vadiyi yoğun
top ateşine tuttular. Hiç kimse sağ kalmadı. Dağların arasında kalan bu küçük vadinin
Rus birlikleri tarafından ele geçirilmesi ile Çerkeslerin bir trajedi halini alan uzun
yıllar süren direnişi de artık son bulmuştu. 21 Mayıs günü de Prens Mihail
Nikolayeviç birliklerini kutlamak için şükran günü tertipledi.[11]

Bu son katliamı Shauket şöyle tasvir etmektedir:

Bu son çarpışma Karadeniz kıyı bölgesinde Maykop’a yakın olan Aibgo vadisinde
yani Akchip’in yakınındaki Khodz vadisinde meydana gelmiştir. Bu engin dağlar
çocukları ve kadınları Rus saldırılarından korumak için kullanılan son mevki idi.
Kadınlar Rusların ellerine düşmemek için bütün mücevherlerini ırmağa atıp
silahlanarak ülkelerinin onurlarını kurtarmak için savaşan erkeklere katılmışlardı. Bu
iki tarafın birbirleriyle çarpışması tarihte emsalsiz bir katliamla son buldu. Bu savaşta
Çerkeslerin amacı zafer kazanmak değil onurları
için ölüp geride onursuz bir yaşamı
kabul etmemekti. Bu çarpışma bütün kadınlar ve erkekler acımasızca katledildiler ve
kanları
ırmakları kızıla boyadı. Bu yüzden bu ırmak kan denizindeki cesetlerin
oluşturduğu bataklık olarak adlandırılmıştır. Fakat Ruslar yaptıklarını kafi görmemiş
ve kendilerini kalan birkaç sağ çocuğu nişan tahtası olarak kullanarak öldürerek tatmin
etmişlerdir.[12]

Hemen ardından 28 Mayıs’ta Osmanlı’ya zorunlu göç başladı. Korkunç şartlarda gerçekleşen
bu göçe şahit olan Rus tarihçi Berje göçü bekleyen Çerkesler için şöyle yazmaktadır:

Kıyı bölgesinde Novorossisk limanında toplanan yaklaşık 17 bin Çerkesin benim
üzerinde bıraktığı ağır havayı unutamam imkânsız. Yılın bu soğuk ve fırtınalı olan
zamanında hiçbir şeyleri olmayan ve tifüs ve çiçek gibi bulaşıcı hastalıkların
pençesinde çırpınan Çerkeslerin durumu umutsuzdu. Ve kimin yüreği burkulmaz ki
böyle sahneleri gördüğünde: genç bir Çerkes kadını paçavralar içinde, açık havada,
ıslak toprağın üzerinde iki yavrusu ile birlikte uzanmış, biri ölüm öncesi çırpınışlarla
yaşamla mücadele veriyor, diğeri ise soğuktan kaskatı kesilmiş annenin göğsünden
açlığını gidermeye çalışıyor. Bu gibi manzaralara hiç de az şahit olmadım.[13]

Bu eziyetler içerisinde sağ kalanlar ise Rus askerler tarafından sürüler gibi toplanıp
taşıyabileceğinin kat kat fazlasını alan Türk ve Rum gemilerine tıkıldılar. Bu gemilerin
birçoğu battı ve gemidekiler açık denizde boğuldu. Bu koşullar altında hala hayatta kalanlar
için ise Türk topraklarındaki koşullar ayrı
bir eziyetti. Osmanlı yöneticileri tarafından alınan
tedbirler çok yetersizdi. Trabzon’daki Rus konsolu Moshnin gözlemlerini şöyle rapor etmiştir:

6 bin Çerkes Batum’da karaya çıktı
ve 4 bini de sınırdaki Çürüksuyu’na gönderildi.
Yanlarında ölmüş veya açlıktan ölmek üzere olan hayvanları ile beraber gelmişlerdi.
Gün başına ortalama 7 kişi ölüyordu. Trabzon ve yakınındaki limanlara gelen 240 bin
kişiden 19 bini ölmüştü. Burada ise ortalama her gün 200 kişi ölüyordu. 63.290 kişi
haricindekiler Samsun’a yollandı. Giresun’da da 15 bin muhacir vardı. Samsun ve
çevresindeki 110 bin kişinin de ortalama olarak her gün 200 ü ölüyordu. Tifüs
tırmanıştaydı.[14]

Peki, savaşta ölenler, katliama uğrayanlar, denizde boğulanlar, açlıktan ölenler ve hastalıklara
maruz kalarak ölenlerin toplamı ne kadardı? Rusların işgalinden önce Abhazları da dâhil
edersek toplam Çerkes nüfusu yaklaşık 2 milyondu. 1864 de Kuzeybatı Kafkasya’nın
neredeyse bütün Çerkes nüfusu yerlerinden edilmişti. Yaklaşık 120–150 bin nüfus da Ruslar
tarafından imparatorluğun değişik yerlerine yerleştirildiler. (1897 nüfus sayımına göre 217
bin Rusya İmparatorluğu’nda Çerkes nüfus vardı). Brooks’a göre 500 bin kişi Osmanlıya göç
etmişti.[15] Bunu yanı sıra 200 bin kişi de 1858’den sonra gerçekleşen kitlesel göçlerden önce
gönüllü olarak göç etmişti. Bu rakamlar yan yana getirildiğinde geriye nüfusun yarısı
kalmaktadır ki buna göç esnasında ölen nüfus da eklenmelidir. Kaba olarak 1860’larda ölen
Çerkeslerin sayısı 1 milyondan az olmayıp hatta 1 buçuk milyona yaklaşmaktadır.[16]

Soykırım mıydı?

Rusların Çerkes topraklarını işgali ve Çerkesleri buralardan sınırdışı etmesi, önceden
tasarlanmış, kasıtlı bir soykırım mıdır yoksa bu bölgelerdeki Çerkesleri, büyük bir yıkıma
neden olsa da, sadece uzaklaştırma amacı güden bir hareket midir? Benim bu soruya cevap
verebilmek için yaklaşımım, ilk olarak; Rusya’nın daha önceki dönemlerde veya aynı
dönemde işgal ettiği topraklardaki politikalarını incelenmesi gerektiği doğrultusundadır. Yani
Rusya, Kafkasya’nın dışındaki bölgelerde, soykırım suçunu işlemiş midir, ya da işlemekte
midir? İkinci olarak; 19.yy Rus siyasi ve askeri elitlerinin Çerkesler hakkındaki tutum ve
tavırlarını düşünmek gerekir. Çerkeslerin topraklarının Rusya tarafından işgal edilmesine
karşı gösterdikleri direncin Rusları
bir çözüm yolu olarak soykırımı gerçekleştirmeye
yöneltmiş
olma ihtimali var mıdır? Ya da Norman Cohn’un ünlü ettiği tabirle “soykırım için
gerekçe” mevcut mudur?[17] Üçüncü olarak; neden zorunlu göç hükmü tercih edilmiştir? Rus

Çarı’nın ve ona danışmanlık edenlerin gerçek düşüncesi ne idi? Onların gerçek amacı
soykırım mıydı?

Bu noktada, Rusya’nın yeni işgal etmiş olduğu yerlerdeki topluluklarla ilişkilerine örnek
olarak; 17. yüzyılda Sibirya’nın yerli halkları ve 19. yüzyılda Kazak göçebelerin Çarlığa dâhil
edilmesi göz önünde tutulabilir.[18] Bu ikinci örnek, Çerkesya’nın işgalinin tamamlandığı
döneme denk gelmektedir.

Sibirya’nın yerlileri, ne nüfus olarak ne de siyasi örgüt ve askeri güç olarak Rusya’nın Pasifik
Okyanusu’nun batısına kadar ilerlemesini engelleyebilecek bir durumda değillerdi. Ancak
ekonomik açıdan sömürülmeye direnç göstermişlerdir. Bu nedenle, Rusya’nın vergi
toplamaktaki merhametsiz tavrı, Yakutlar ve Lena ırmağının kıyısındaki Tunguz dili konuşan
kabileler arasında 1642 de ayaklanmalara neden olmuştur. Rusya, bu ayaklanmaları bastırmak
için teröre başvurmuştur. Yerli hakların yaşadığı yerleşim yerleri ateşe verilmiş, istila edilen
her yerleşimde yüzlerce insana işkence edilmiş ve öldürülmüştür. 1642–1682 yılları
arasındaki dönemde Yakut nüfusu yaklaşık olarak %70 oranında azalmıştır. Ancak amaç yok
etmek değil, sömürebilecek sayıya indirmekti şöyle ki gitgide düşen kürk üretimini yeniden
canlandırmak için onları koruyan çeşitli önlemler alınmıştır. Moskova’nın rızası olmadan da
hiçbir idam cezası uygulanmamıştır. 1697–99 yılları arasında ise o zamana kadarki en
acımasız harekât Kamçatka yarımadasında, Kumandan Vladimir Atlasov komutasında
gerçekleştirilmiştir. Atlasov’un yüz askeri, sırayla 1200 Çukça, 8000 Karyak ve
Kamçatkalı’yı katletmiştir. Bunu izleyen süreçte yerli halkın intihar eylemlerini artırması
üzerine yöneticiler intiharları durdurmaları emredilmiştir.[19] Böylece yerli Sibiryalıların
büyük bir kısmı Rus istilası sonucu yok olmasına rağmen bu durum kasıtlı ve tasarlanmış bir
soykırımın değil, amaçlanan ekonomik sömürü ve Rus birliklerinin kumandanlarının keyfi
zorbalıklarının sonucudur.

Benzer bir tablo, Kazak göçebelerine karşı girişilen tutumda görülmektedir. Rus ileri
karakolları 16. yüzyıl gibi erken bir zamanda Kazak steplerinin kuzey kenarlarında inşa
edilmişti. Bu karakollar ancak 19. yüzyılda 1820–1860 yılları arasında bu steplerin içlerine
kurulabilmiştir. Sibirya halkları gibi, Kazaklar da aynı akıbete uğramışlardır ve Rus
ilerleyişine karşı güçlü bir direnç gösterememişlerdir. Ancak 1836- 1837 yıllarında otlakların
kamulaştırılması üzerine bazı yerel ayaklanmalar görülmüştür. 19. yüzyıl süresince Kazaklar,
yeni gelen Rus yerleşimcilere yer açmak için, hayvan sürüleriyle beraber dar alanlara
sıkışmak zorunda bırakılınca, hızlı bir şekilde fakirleşmeye başlamışlardır. Bu durum, nüfus
kayıplarına neden olmuştur.[20] Rusların Kazaklara karşı tutumu da soykırım amaçlı
görünmemektedir. Rusya’nın Çerkeslerden önceki dönemde gerçekleşen tecrübelerinde, bir
bölgedeki insanların hepsinden kurtulmak için sürgün etme ve soykırım uygulama fikrinin
ortaya çıkmadığı görülmemektedir. Bu durumda Çerkeslerin göçü yeni bir yaklaşımı temsil
etmektedir.

Rusya’nın Kafkasya üzerindeki emellerine sempati duyan Batılı gezginlerin kitaplarında o
dönemde Rusların Çerkesleri işgali düşüncesi hakkındaki olumlu algılayışlarının yansıması
mevcuttur. Bu kitaplarda Çerkesler, ilkel, savaş hastası barbarlar ve vahşi eşkıyalar olarak
tasvir edilmiştir. Fransız bir diplomatın yazdıklarına göre “Çerkesya ve Abhazyalılar
korsanlık ve eşkıyalığı, hayat tarzı olarak tarih boyunca sürdürmüşlerdir. Hiddet, hırs ve
intikam duyguları onların baskın duygularıdır.” Hatta Fransız bir karı-koca gezgin yazar
tarafından eğlendirici bir tarzda yazılan bir kitapta Leh bir kontesin Çerkesler tarafından
Kislodovsk kaplıcaları civarında kaçırılması ve onların daha sonra Çerkes bir atlı tarafından
satılmak istenmesi esnasında kaçan kontesin Stavropol’den Yekaterinador’a olan
yolculuklarını konu ediyordu.[21]

Çerkesler hakkındaki bu tasvirler soykırım için bir gerekçe teşkil eder mi? Bazı yazarları
okuduğunuzda buna evet cevabı vermekten kaçmamız zor gözüküyor. Çerkesya’yı ziyaret
eden ilk Amerikalı olduğunu iddia eden ve yazdığı kitabı Rusya’nın Kafkaslardaki sorumlusu
olan Prens Vorontsov’a ithaf eden George Ditson Kafkasya’daki Çerkeslerin ve Amerika’daki
Kızılderililerin aynı
dönemlerde boyun eğmek zorunda kaldıklarını söyleyerek bu iki durum
arasında bir paralellik olduğunu belirtmiştir. Ditson’a göre Çerkeslerin ve Kızılderililerin
doğayı kutsayan vahşi karakterleri ve savaşçı tutumlarını başkalarına karşı kullanma
düşüncesi yerine bu görüşe karşı olarak Rus Prensi Koçibey Çerkesler ve Kızılderililerin
sadece bu yolla zararsız hale getirilebileceğini iddia etmiştir.

“Çerkesler aynen Amerika’daki Kızılderililer gibidirler. Medeni ve munis değildirler.
Karakterlerinde bulunan doğal enerjiden dolayı onlardan ancak imha yoluyla
kurtulabilirsiniz.” Alternatif olarak da onların vahşiliğini ve savaşkan tabiatlarını başkalarına
karşı kullanma fikrini öne sürmüştür.[22]

Çarlık Rusya tarihçileri, genellikle, Rus yerleşimlerine Çerkeslerin gerçekleştirdiği
baskınların önlenebilmesi isteğinden ve Rusya’nın merkezinden gelecek köylü göçmenlere
verimli araziler sağlamak için Çerkeslerin, topraklarından sürülmesi kararının alındığından
bahseder. Bu doğrultuda örnek bir anlatım şöyledir;

Çeçenya ve Dağıstan’da (Kuzey Kafkasya’nın orta ve doğu kısımları) Rusya,
yerlilerin boyun eğmesini yeterli görmüştür. Ancak Karadeniz kıyısındaki Batı
Kafkasya’da 1861’de serfliğin kaldırılmasından sonra, Rusya’nın içlerinden akın akın
göç eden köylü göçmenlerin yerleştirilmesi amacıyla boş ve geniş topraklara ihtiyaç
duyulmuştur. Her sene Merkez Rusya’dan Kazaklar ve köylü göçmenler Kuban, Laba,
Belaya ve Urup ırmaklarının havzalarına yerleştirilmekteydi. Bu yeni köy ve Kazak
stanitsaları Rusya’nın, kendi kabilelerine ait topraklara bu göçmenlerin
yerleştirilmesini istemeyen Çerkeslerin baskınlarına uğramaktaydı.[23]

Yine aynı yazarların değindiklerine göre, tarihi Çerkes topraklarına bu göçmenlerin
yerleştirilmesi işlemi kısmen başarısız olmuştur. “Kuban bölgesine yoğun bir şekilde yerleşim
gerçekleştirilmiştir. Ancak Karadeniz kıyısı boyunca Rus, Alman, Yunan ve Bulgar
koloniciler nemli iklimin ve doğal ortamın hakkını verememişlerdir. Günümüzde, Çerkeslerin
meyve bahçelerinin ve bağlarının yerini boş araziler almıştır.[24]

Yakın zamanda Brooks, ünlü Rus yetkililerin ve zamanın generallerinin yazmış oldukları
önemli belgeleri detaylı bir incelemeden geçirerek alternatif bir görüş ortaya
koymuştur.[25] Temel amaçlarının stratejik olarak önemli bir bölge olan Kafkasya’da
Rusya’nın siyasi-askeri kontrolünü sağlamlaştırmak olduğunu belirtir. Bu amaç 1850’deki,
Karadeniz bölgesine yabancı devletlerin müdahale etme tehlikesinin altını çizen ve bu
bölgenin herkesten önce ele geçirilmesinin gerekliliğini gösteren Kırım Harbinden sonra daha
acil ve öncelikli olarak görülmüştür. Ancak bir asra yakın bir süredir devam eden başarısız
mücadeleler Rusları, Çerkeslerin zor kullanarak kontrol altına alınamayacağına, ancak onları
yok ederek ya da sürgüne tabi tutarak işin üstesinden geleceklerine ikna etmiştir. Bu nedenle,
askeri seferler, hedef bölgenin büyüklüğü ile orantılı olarak yapılmamıştır. Tam tersine, zafer
kazanıldıktan sonra bu zaferi pekiştirmek için generaller kendini beğenmiş bir şekilde
yerleşimleri baskı altına almışlardır. Bunun yanı sıra Çar’ın, Çerkeslerin imha edilmesinden
ziyade sınır dışı edilmelerine yönelik talimatlarına rağmen, yukarıda bahsedilen Prens
Koçibey’in sözünden de anlaşılacağı gibi Rus yetkililer ve generaller Çerkeslerin büyük bir
kısmının imha edilmemesi fikrine sıcak bakmıyorlardı. Rusların, Çerkes halkının yarısını
katlederek, diğer yarısını teslim olmaları
için zorlamaya karar verdiğini söyleyen General
Fadeyev bu durumu tasdik etmiştir.[26]

Sonuç olarak bu durum soykırım mıdır? Çerkeslerin, topraklarından sürülmeleri esnasında
köylerin ateşe verilmesi, toplu katliamların yaşanması
ve bu durumun Çerkesleri göç etmeye
zorlaması kesinlikle “etnik temizlik” kavramına bir örnek olarak gösterilebilir. Henze, “Bu
büyük göç” diye söze baslar ve devam eder; “dünyanın bu bölgesinin son çağlarda rastladığı
en şiddetli ve yoğun insan hareketidir”.[27] Henze devam eder; “Ancak Ermeni Soykırımı ile
karşılaştırıldığında Çerkesler’e ne olduğu (yapıldığı) sorusunun cevabı soykırım kavramına
yakın değildir. Tek tek bütün Çerkeslerin yok edilerek silinmesi gibi bir takıntı yoktur, ancak
zaman kaybetmeksizin onlardan kurtulma, onları defetme düşüncesi mevcuttur ve birçoğu bu
süreç esnasında hayatını kaybetmiştir. Kont Yevdokimov şöyle demektedir; “Kont
Sumarokov’a neden her raporunda sokakları kaplayan donmuş cesetleri bize hatırlattığını
sordum. Büyük prensimizin ve benim bu durumu bilmediğimizi mi zannediyor? Kimin
elinden bu felaketi tersine çevirmek gelir ki?”[28] Bu tür ikiyüzlü söylemler akıllara bir
askerin ölüm cezasını yüz kırbaç cezasına çeviren ve bu cezanın da askeri öldürmeye
yeteceğini bilen Çar’ı getirmektedir.

Çerkeslerin Akıbeti Ne Oldu?

1860’larda Çerkeslerin başına gelen felaket, Çerkeslerin hayatlarını, hem Rus
İmparatorluğu’nda(daha sonraki dönemde Sovyetler Birliği’nde) hem de sürgünde risk altında
yaşamalarına neden olmuştur. Sürgünün, çeşitli Çerkes boyları üzerindeki etkisi geniş ölçüde
farklılık göstermiştir. En çok(En kötü şekilde) etkilenen bölgeler, batı
ve orta bölgelerdir ve
bazı Çerkes boyları anavatanda az sayıda insan bırakabildiyse de başta Ubıhlar olmak üzere
birkaç Çerkes boyu yok olmuştur.[29] Bu şekilde, Çerkesya’nın her tarafında yoğun bir
şekilde bulunan yerli bir halk, parçalara bölünmüş ve zamanla adeta Slavların ve diğer
yerleşimcilerin oluşturduğu bir denizde bulunan adalara benzetilmiştir. 1917 yılına kadar,
Rusya’da kalan Çerkeslerin soyundan gelenler çeşitli uzak bölgelere dağıtılmış ve bu
dağıtıldıkları yerlerin hepsinde azınlıkta kalmışlardır. Hiçbir yerleşim biriminde Çerkesler
çoğunluğa sahip değildir.[30]

Bu süreç tüm Çerkeslerin birliğini savunan kimliği (Pan-Çerkes ) zayıflatmış
ve daha dar
anlamda Çerkes kimliklerinin güçlenmesine neden olmuştur. Kuzeyli Çerkesler ve Abhazlar
arasındaki coğrafi ve linguistik köprü niteliğindeki Ubıhların tamamen ortadan kaldırılması
daha farklı bir Abhaz kimliğinin gelişmesine sebebiyet vermiştir. Benzer şekilde, Tuapse
bölgesinde kalan Şapsığ köylerinin diğer Çerkes boylarından izole edilmesi burada ayrı bir
Şapsığ kimliği düşüncesinin oluşmasına neden olmuştur. Sürgün ve insan akınları sonucunda
oluşan yeni coğrafi ve demografik durumda, kabileler doğal bir biçimde farklı etnik gruplar
olarak gelişme eğilimi göstermişlerdir. Çerkes olma bilinci tam anlamıyla kaybedilmemiş
ancak önceden tek bir halk olarak algılanan Çerkesler artık birbirine çok yakın, ama farklı
etnik gruplardan oluşan bir aile haline dönüşmüşlerdir

Sovyetler Döneminin Çerkeslerin etnik kimliği üzerindeki etkisi karmaşık ve değişkendir.
1920’lerde ve 1930’ların ilk yıllarında “yerelleşme” (korenizatsiya) politikası Çerkeslerin,
Ruslaştırma baskılarına karşı, dillerini ve kültürlerini korumalarına yardımcı olmuştur. Rusya
Federasyonu içerisinde farklı Çerkes boylarına ait 4 ayrı etnik bölge oluşturulmuştur.[31]
Buna ek olarak Abhazlar, Gürcistan Cumhuriyeti içerisinde hatırı sayılır bir
otonomi(özerklik) elde etmiş ve 1921–1931 yılları arasında Gürcistan ile beraber bir
Birleşmiş
Devlet’e sahip olmuşlardır. Diğer taraftan yerelleşme politikasının kaçınılmaz bir
sonucu olarak Çerkes kimliği zayıflamış ve parçalanmıştır. 1927 yılında, o zamana kadar tek
olan Çerkes yazınsal dili Kabardey-Çerkes ve Adıge olmak üzere iki ayrı yazı diline
dönüştürülmüştür.[32] Ayrıca Çerkes boyları keyfi olarak 1920’lerde ve sonraki dönemde

Türk dili konuşan Karaçay ve Balkarlarla birlikte karışık etnik cumhuriyetlerde bir araya
getirilmiştir.[33] Sovyetlerin daha sonraki dönemlerinde Ruslaştırma politikasının geri
dönüşüne şahit olunmaktadır. Abhazların da kültürel hakları Stalin ve Gürcüleştirme
politikası altında ezilmiştir.[34] 1960’lardan sonra Çerkes dili eğitim vasıtası olmaktan çıkmış
ve sadece etnik cumhuriyetlerdeki okullarda konu olarak işlenmeye başlanmıştır.

S.S.C.B’nin yıkılmasıyla birlikte, ulaşım ve iletişimin serbest kalmasıyla beraber Çerkes
kimliğini birleştirme eğilimleri yeniden yükselişe geçmiştir. Bazı ailelerde, Kabardeylerin,
Adıgelerin, Çerkeslerin, Abaza ve Abhazların aynı kökten olduğundan bahseden yasaklanmış
hikayeler gizli bir şekilde jenerasyondan jenerasyona aktarılmış ve artık günümüzde açık bir
şekilde dile getirilmektedir.[35] Sürgündeki Çerkeslerin torunlarıyla bağlantılar kurulmuştur,
fakat şimdiye kadarki “ev” e dönme çabaları yetersiz kalmıştır.

Bununla birlikte sürgünde yaşayan Çerkeslerin büyük çoğunluğu arasında Çerkes kimliği,
daha dar kimliklere nazaran kendisini daha iyi devam ettirmiştir. Buradaki mücadelesi değişik
bir meyandadır. Türkiye ve Ortadoğu’daki ev sahibi toplumlar içerisinde yavaş yavaş bir
asimilasyon söz konusudur. Sürgün edilen Çerkesler, gecen zaman aralığında artık “Çerkes
kökenli Türkler veya Ürdünlüler” olmuşlardır. Yine de Türkiye’de bile genç kuşak çok zayıf
bir şekilde ve ikinci bir lisan olarak da olsa Çerkesce konuşabilmekte ve Çerkes asıllı
olduklarını
gururla dile getirmektedirler.[36] Ürdün’de, Filistin ve İsrail’de, Suudi Arabistan
ve zamanında Osmanlı
İmparatorluğu’nun bir parçası olan diğer ülkelerde Çerkeslerin
oluşturduğu topluluklar hala mevcuttur. Ürdün’de Çerkesler askeri alanda ve iş dünyasında
önemli fonksiyonlara sahiptir. Biri Kosova’da biri de Transilvanya’da olmak üzere
Balkanlar’da da ancak iki Çerkes köyü kalmıştır.

Böylece Çerkesler bir millet olarak hayattadır. Umut ediyorum ki bu şekilde var olmaya
gelecekte de devam edeceklerdir. Özellikle de Sovyet sonrası dönemde ve etnik kimliğin
korunması ve yeniden canlanması
için her zamankinden daha çok yardımcı olan günümüz
dünyasında bu daha kolay olacaktır. Hatta yok olmanın eşiğine gelmiş Çerkes Boyları bile
hayatta kalabilecektir. Mesela Ubıhça çoğu zaman ölü bir dil olarak tarif edilir ve Ubıhçayı
konuşan son kişinin ölümü birkaç defa dile getirilmiştir. Buna rağmen, Çerkesler konusunda
uzman ünlü Kanadalı Profesör John Colorusso[37] bana Türkiye’de yaşayan Ubıhların
soyundan gelen gençlerden oluşan küçük bir grubun, Ubıh dilini büyük dedelerinden ve
büyükannelerinden öğrenmeye devam ettiklerini ve Ubıh kimliğini hayatta tutmaya kararlı
olduklarını iletmiştir. Çerkeslerin, saldırılara karşı inatçı ve destansı direnişleri ve Rusların
kendilerine uyguladığı vahşet hiçbir zaman unutulmayacaktır. Eğer Ermenilerin Türkiye’de
ve Yahudilerin de Avrupa’da uğradıkları akıbet bugün geniş bir biçimde hatırlanıyorsa, bunun
nedeni Ermeni ve Yahudilerin cemiyetlerinin statü ve gücünün etkisidir. Çerkeslerin sahip
olmadıkları
bu durum sonucunda, bir halka yapılan soykırımın unutulması, tarih bilincimizin
ne kadar yetersiz olduğunu gösterir.

NOTLAR

1-Rakamlar S.S.C.B, 1989 yılı nüfus sayımından alınmıştır. Bu sayımda Karaçay – Çerkes Özerk
Cumhuriyeti’nin nüfusu 415 bin civarındaydı. (Bkz. Goskomstat SSSR, Natsionalnıy sostav naseleniya SSSR po
dannym vsesoyuznoi perepisi naseleniya 1989 g. (Moskova, 1991), s. 42. Kuzeybatı Çerkeslerinin bir kolu olan
Abazin’lerin nüfus artış hızı yüzde 16 civarındadır. Nüfusun diğer bölümünü Karaçaylar, Ruslar, Nogaylar ve
diğer etnik gruplar oluşturmaktadır. Çerkesler kendilerini kendi dillerinde Adige olarak adlandırırlar.

2- Abhazlar neredeyse yok olmak üzere olan Ubıhlar ve Abazalar ile birlikte bazen Çerkes olarak adlandırırlar.
Elbette onlar benim de metinde kullandığım üzere Çerkeslerle aynı
ırktandır.

3- Rakamlar Çerkes Tarihçi Ramazan Traho’nun kitabından alınmıştır, Cherkesy (Circassians – Northern
Caucasians) (Münih, 1956), s.113. Çerkesya toprakları erken devirlerin bazı
dönemlerinde Azak Denizinin
ötesindeki kuzeydeki topraklara değin ulaşmaktadır.

4- Traho, Çerkeslerin Antik Yunan tanrılarını kopya ettiklerini savunurken diğer bir Çerkes Tarihçi Habjoka
Shauket Mufti, Heroes and Emperors (Beyrut, 1944) adlı eserinde tam tersini öne sürmektedir.

5- Millet kavramının modern çağlardan önce kullanılıp kullanılmadığına dair teorik bir tartışma vardır fakat ben
burada buna girmeye niyetli değilim. Fakat şu da açıktır ki eski devirlerden beri bazı gruplar belli bir kültür ve
kimlik etrafında politik bir birliktelik olmasa da aynı tabiiyete sahip olma özelliği gösterirler. Çerkeslerin protomillet
denilen bu gruba girdiği söylenebilir.

6-Çerkeslerin Hıristiyan ve İslamı kabul etmeleri yüzeysel ve faydacı nedenlere bağlıdır. Bir Etnograf Abhaz
dinini Pagan, Hıristiyan ve Müslüman öğelerin ortak bileşimi olarak tanımlamıştır. Sula Benet, Abkhasians: The
Long-Living People of the Caucasus (New York, 1974).

7- Aslında kitlesel göç 1858’de başlamış bu sene 30 bin aile göç etmiştir. Fakat muhacirleri bekleyen kötü hava
şartları
haberlerinden ötürü göç hareketi bu senenin sonunda neredeyse tamamen durmuştur.

8- Buradaki tasvirler şu kaynaklara dayanmaktadır: W.E.D. Allen and Paul Muratoff, Caucasian Battlefields:
History of the Wars on the Turco-Caucasian Border. 1828-1921 (Cambridge, 1953), ss.107-108; Willis Brooks,
‘Russia’s conquest and pacification of the Caucasus: relocation becomes a pogrom on the post-Crimean period’.
Nationalities Papers. 23, 4 (I995): ss. 675-686; Trakho, Cherkesy. 32-56; Shauket, Heroes and Emperors.

9- Köylerin yakılması yeni bir şey değildi. Sadece Abzekhlerin bölgesinde 1857-1859 arasında 1000’den fazla
hane yok edilmişti. Shauket, Heroes and Emperors, s.237.

10- Shauket ayrıca 1859 yılında Ubıhların doğal felaketlerden ötürü zayıfladıklarını ileri sürmektedir: Muazzam
çekirge sürüleri ürünlere büyük zarar vermiş, hayvanlar hastalıklardan dolayı telef olmuş ve nüfusun önemli bir
kısmı bulaşıcı hastalıklardan dolayı ölmüştür. Shauket, Heroes and Emperors, s.245.

11. Trakho, Cherkesy, ss.50-51.
12. Shauket, Heroes and Emperors, ss.250.
13. Trakho, Cherkesy, ss. 52-53.
14- a.g.e. Moshnin’in verdiği rakamlar muhacirlerin Osmanlı’ya vardıklarındaki ölüm oranlarının yüzde 2 buçuk
ile yüzde 5 arasında değiştiğini göstermektedir.

15- Brooks.s. 681.

16- Buradaki kaba rakamların daha ayrıntılı tetkiklere ihtiyacı vardır. Başka bir tahmin de muhacirlerin
Osmanlı’daki daha sonraki sayıları kullanılarak çıkarılabilir. Yüksek doğum oranına rağmen 20. yüzyılın
ortalarına kadar nüfus 2 milyonun altında kalmıştır.

17- Norman Cohn, Warrant for Genocide: The Myth of the Jewish World Conspiracy and the Protocols of the
Elders of Zion (New York, 1967

18- Kazakh kelimesi bu halkın Rusçadaki kullanımıdır. Kazakistan devleti Kazak olarak yeni bir kullanıma
başlamıştır. Ben ise genel kullanımdan yanayım.

19- John J. Stephan, The Russian Far East: A History (Stanford, 1994) ss. 23-24. Ayrıca Yuri Slezkine. Arctic
Mirrors; Russia and the Small Peoples of the North (Ithaca and Londra, 1994).

20- Martha Brill Olcott, The Kazakhs (Stanford, 1987), özellikle 4.bölüm ve Shirin Akiner; The Formation of
Kazakh Identity: From Tribe to Nation-State (Londra, 1995).

21- Le Chevalier Gamba [Fransa Kralı Tiflis temsilcisi], Voyage dans la Russie Méridionale et particuliérement
dans les provinces situées au-dela du Caucase, fait depuis 1820 jusqu’en 1824 (Paris, 1826), cilt. 1, s.78; Xavier
Hommaire De Hell, Travels in the Steppes of the Caspian Sea: The Crimea, The Caucasus. (Londra, 1847),. 286,
ss 301-303.

22- George Leighton Ditson Esq., Circassia; or A Tour to the Caucasus (New York and London, 1850), x-xi; ve
Paul B. Henze, ‘Circassian Resistance to Russia’, der. Marie Benningsen Broxup, The North Caucasus Barrier;
The Russian Advance towards the Muslim World (London, 1992), 80. Gamba, Voyage, 91-92, diğer tarafdan
Çerkeslerin birkaç yıl içerisinde sıkı bir çalışma ile devlet tarafından medenileştirilmesi planı düşünülmekteydi.
Diğer Avrupalı yazarlar ise Çerkeslerin yabani bir halk olup barbar olduklarını fakat diğer medeni olmayan
halkların tersine misafirperver ve misafirlerini koruduklarını betimlemektedirler. Bakınız; The Chevalier
Taitbout de Marigny [Hollanda Kralı Odesa Temsilcisi], Three Voyages in the Black sea to the Coast of
Circassia: including descriptions of the ports, and the importance of their trade: with-sketches of the manners,
customs, religion of the Circassians (London, 1887), s.17; James Stanislaus Bell, Journal of a Residence in
Circassia During the Years 1837, 1838, 1839 (Paris, 1841), Bell eserinde Çerkeslerin eski Yunanlıları
hatırlattığını, ama onları daha saf olmakla beraber daha sert karaktere sahip bulduğunu yazmıştır.

23- Allen ve Muratoff, Caucasian Battlefields, ss.107-108, Bu Rusların Karadeniz kıyısındaki Novorossisk
limanının güvenliğini kontrol altına almak ve Çerkes tehlikesinden uzak tutmak için Rus hükümetinin aldığı
tedbir ihtiyacıdır.

24- a.g.e. s.108

25- Brooks, ‘Russia’s conquest’.

26- Trakho’nun Fadeyev’in eserinden aldığı cümleler, Trakho Cherkesy, 51, General Fadeyev’s Pis’ma s
Kavkaza (Kafkasya’dan Mektuplar 1865).

27- Henze, ‘Circassian Resistance’, s.111.

28- Trakho, Cherkesy, s.51.

29- Ronald Wixman, Language Aspects of Ethnic Patterns and Processes in the North Caucasus (University of
Chicago, Dept. of History, Research Paper No. 191, 1980), 78-79.

30- Çerkeslerin Sovyet dönemindeki durumları
için Rieks Smeets, ‘Circassia,’ Central Asian Survey, 14, 1
(1995): 107-125.

31- Bunlar (1) Adige-Çerkes Özerk Cumhuriyeti yılında kurulup 1936’da Adige Özerk Cumhuriyeti ismini
almıştır. (2) Çerkes Özerk Cumhuriyeti 1926 (3) Kabardey Özerk Cumhuriyeti 1921, (4) ªapsığ Bölgesi 1922.

32- Wixman, Language Aspects, s.145.

33- Karaçay Çerkes Özerk Bölgesi 1922-1926 ve sonra tekrar 1957 ve Kabardey-Balkar Özerk Bölgesi veya
Cumhuriyeti (1922’den Balkarların 1944’deki deportasyonuna kadar ve sonra tekrar 1957’den sonra.

34- Adige, Çerkes ve Kabardey etnik bölgeleri tekrar kendilerine verildi fakat ªapsığ bölgesi savaştan sonra
ortadan kaldırıldı. Bu bölgenin tekrar kendilerine verilmesi için başvurularda bulunmalarına rağmen bu istek
yöneticiler tarafından reddedilmiştir.

35- Paula Garb, ‘Ethnicity and Alliance Building in the Caucasus’ Mart 1995’de University of California,
Davis’de The International Spread and Management of Ethnic Conflict Konferansına sunulan bildiri).
1990’lardan sonra Kafkas Halkları Konfederasyonu tarafından tarafından düzenlenen kültürel etkinlikler ve
Kafkasya’nın her tarafından Abhaz tarafında Abhaz-Gürcü savaşına katılan gönüllüler Çerkes kültürünün tekrar
dirilmesine katkı sağlayan faktörlerdir.

36- Çerkeslerin Türkiye’deki asimilasyonunun derecesi üzerine Henze (‘Circassian Resistance’, 63) Çerkesler
arasında hala Çerkes kimliğinin devam ettiğini ileri sürse de Smeets (‘Circassia’, 109 – 125) bu konuda
şüphelidir.

37- McMaster University, Hamilton, Ontario.

Stephen D. Shenfield tarafından yazılan bu makale Mark Levene and Penny Roberts’in
editörlüğünü yaptığı
ve Berghahn Books (www.berghahnbooks.com, Oxford and New York)
tarafından yayımlanan ‘The Massacre in History’ adlı kitaptan alınmıştır.
Oxford ve New York.
© 1999 + 2006 Stephen D. Shenfield ve Berghahn Books, Oxford.

Bu makale telif hakları (copyright) gereği korunmaktadır. Yazarın ve yayıncı kuruluşun izni
olmaksızın çoğaltılması, yayımlanması yasaktır.

Orijinal Metin;

The Circassians: A Forgotten Genocide? By Stephen D. Shenfield

http://www.circassianworld.com/A_Forgotten_Genocide.pdf

WWW.CIRCASSIANWORLD.COM
Circassian World

http://www.circassianworld.com

Kategoriler:Tarih
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: