Anasayfa > Ergenekon, Masonlar, Çerkesler > Masonlar, Ergenekon, Çerkesler -7-

Masonlar, Ergenekon, Çerkesler -7-


CUMHURİYETİ MASONLAR KURDU!

Lozan’da Yahudi ve Masonların nasıl bir rol oynadıklarını önceki bölümde özetledik.


Nesta H. Webster eserinde1, “Jön Türkler hareketi, İtalyan Büyük Doğu’sunun direktifi altında, Selanik Mason Locaları tarafından başlatılmıştır. Aynı makam, daha sonra Mustafa Kemal’in başarıya ulaşmasında da yardımcı olmuştur.” 2 diyerek mason localarının Osmanlı’dan Cumhuriyete geçişte ve Cumhuriyet döneminde oynadığı role özlü bir şekilde işaret etmektedir.

Aynı şekilde, 1920 yılında Londra’da yayınlanan Morning Post gazetesi de, “Kesin olarak söyleyebiliriz ki, Türk İhtilali hemen hemen tümüyle bir mason-Musevi komplosudur.” 3 ifadesiyle bu rolü teyid etmektedir.


MUSTAFA KEMAL’İN MASONLUĞU

Peki Mustafa Kemal mason muydu?

Evet, Mustafa Kemal bir masondu.

Hem de “Şevket Süreyya Aydemir’in tanımlamasıyla, ‘O bir cilacı değil, bir yontmacıydı’.“4

Sadece o değil,Milli Mücadele’nin ileri gelen tüm paşaları ve Cumhuriyetin kuruluşunda görev alan kadroların hemen hemen tamamı hem İttihat ve Terakki Partisi kökenliydi, hem de masondu.

***

Mustafa Kemal, mason olmak için ilk başvurusunu, 1905 Kasım’ından 1907 Ekim’ine kadar görevli kaldığı Şam’da yapmıştır. Mimar Sinan dergisinin 1998 yılı 109. sayısının 16 sayfasında Semih Tezcan “Mim Kemal Öke ve Atatürkle Diyalogu” başlıklı makalesinde, Büyük Üstad Mustafa Hakkı Nalçacı’nın torunu Ümit Nalçacı’dan rivayeten, Atatürk’ün Şam’da görevliyken Mason olmak için yaptığı başvurunun kabul edilmediğini yazmaktadır.5


“Mustafa Kemal 13 Ekim 1907’de (Şamdaki görevini tamamlayarak) Selanik’e döner. 29 Ekim 1907’de İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girer. Üye alımları ya Ömer Naci’nin evinde, ya da mason locası Macedonia Risorta’nın bekleme odasında yapılmaktadır. İkinci mekanda subaylar önce tekris edilerek mason, sonra yemin ettirilerek Cemiyet üyesi yaptırılmaktaydı.”6 diyen mason yazar Tamer Ayan, üye listelerinde yer alan isimlerden bazılarını sıraladıktan sonra bir sonraki sayfada konuyla ilgili değerlendirmesini şöyle yapmaktadır: “Atatürk çevresindeki, hem ittihatçı, hem mason olan asker ve sivil arkadaşlarının etkisiyle, “önce mason, sonra ittihatçı” kuralına uygun olarak önce Macedonia Risorta locasında mason olmuş ve bunu takiben de İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne 1907 yılında 322 numara ile üye yapılmıştır.”7


Yazar Cemal Kutay ise daha somut bir bilgi verdiği “Atatürk’ün Son Günleri (İstanbul-1981)” isimli kitabında, ”Mithat Şükrü Bleda’nın evinde, Talat Bey ve Kazım Nami Duru tarafından 196 matrikül numarasıyla tekris edildiğini; ama daha sonra toplantılara katılmadığını”8 yazmaktadır.


Yine araştırmacı Bilal Şimşir, “İngiliz Gizli Belgeleri’nde Atatürk” adlı çalışmasında, 20 Ocak 1921 tarih ve sayı 35, İstanbul Genel Karargahı’ndaki General Harington’dan İngiltere Savunma Bakanlığı’na gönderilen “Şifre Tel No:1,9821-Gizli” kayıtlı evrakta, Mustafa Kemal hakkında derlenen bilgilerde, “1907’de Selanik’e atanınca, İttihat ve Terakki’ye ve İtalyan Mason Locası’na girdi”9 denildiğini aktarmaktadır.


1965-66 yıllarında Hollanda Grand Orienti araştırmacı üstadlarından Lowensteijn, ünlü Türk masonlarını araştırmaya koyulup, İstanbul’daki Obediyansa bir yazıyla baş vurarak bilgi ve belge ister. Kendisine ‘Türkiye Büyük Locası Büyük Sekreteri Nafiz Ekemen’ imzalı bir yanıt gelir. Anılan yazıda Kargotich (Kargaliç) adlı eski bir Yugoslav masonun, Atatürk’ün Makedonya’da bir locada mason olduğu ve kalfa derecesine kadar yükseldiği hakkındaki ifadesi önemle aktarılır. Kargatovich’in, Yugoslavya Büyük Locası yıllığında Mustafa Kemal’in Masonluğu hakkındaki bilgileri okuduğunu kesin bir şekilde dile getirdiği belirtilir.”10


Mustafa Kemal’in uşağı olan ve “Atatürk’ün Uşağı İdim” adlı bir de kitabı bulunan Cemal Granada da, 17 Kasım 1970 tarihli Yeni Gazete’de Necmi Onur’un kendisiyle yaptığı röportajda, Mustafa Kemal’in mason locası deneyimini kendi ağzından dinlediği şekilde nakletmektedir. Granada, İzmir’deki Naim Palas Oteli’nde Recep Zühtü, Kılıç Ali, Tahsin Özer ve Salih Bozok, Mahmut Esat Bozkurt’un da hazır bulunduğu Atatürk’ün sofrasındaki bir sohbet toplantısını şöyle anlatır:


…Ondan sonra masaya oturuldu ve masonluk üzerine çeşitli konuşmalar yapıldı.

–  Atatürk mason olduğunu söyledi mi gerçekten?


– Anlatacağım. Konuşmalarda hedef Mahmut Esat Bey’di. Gazi konuşanların maksadını biliyordu. Biliyordu ama görmezlikten geliyordu. Nihayet konuşmalar (masonluğu) daha kötüleyici bir hal alınca Gazi elini masaya vurarak

– Biliyor musunuz , ben de mason oldum, dedi ve konuşmasına şöyle şöyle devam etti:

– Bir gün iki arkadaşımla geziyorduk. Bunlardan biri beni kolumdan tutup, önünden geçtiğimiz mason cemiyetine soktu. Hatırladığıma göre mermer merdivenlerden aşağı indik. Karşımıza bir salon çıktı. Orada tanımadığım kimseler bizi oturttular, kahve ikram ettiler. Tekrar kalktık, gene merdiven indik, gene bir salona geldik. Burası daha geniş ve kalabalıktı. Bir takım adamlar kılıçlı bir merasim yapıyorlardı. Ben gördüklerimden hiç ama hiçbir şey anlamıyordum. Arkadaş herhalde biliyordu. Beni kolumdan tutmuş, bir bakıma talimat veriyordu. Zannedersem kılıçların arasından geçip bir kitaba el bastık. Ondan sonra dışarı çıktık. İşte benim masonluğum bu kadar. Bu olaydan sonra bir daha ne kimseyi gördüm, ne konuştum, ne de o binaya gittim. Zaten şimdi o binayı çıkaramam.” 11

Bu röportajı kitabına aktaran Sevenler Mason Locası üyesi Üstad-ı Muhterem Tamer Ayan, anlatılanları mason gözüyle değerlendirerek, “…bu masonik tören, tekristen çok, sanki bir masonu uyandırma veya tebenni törenine benziyor”12 der ve buradan hareketle Atatürk’ün daha önce mason olduğu çıkarımını yaparak ekler:“Sanki, Selanik’te 1907’de tekris edilip, 1909’dan’dan sonra devam etmeyerek ara verdiği masonluğa daha sonra İstanbul’a geldiğinde yeniden tebenni ederek intizama dönmesi gibi!”13


“Bu bilgilerden anlaşıldığı üzere, M. Kemal gençliğinde arkadaşlarının etkisiyle Masonluğa girmiş ve yemin etmiştir. Bilindiği kadarıyla masonluk yemini eden bir kişinin masonluktan ayrılması mümkün değil. Kılıçlarla ve kafa kesme işaretleriyle yapılan yemin töreni ile ölene kadar masonluk kabul ediliyor. Ayrılmak isteyenler ile emirlere uymayanlar bir şekilde yok ediliyor. Bugüne kadar mason olupta ayrılmış bir kimse bulunmaması bunun delili sayılabilir.”14


Mason yazar Tamer Ayan da masonluktan ayrılmanın mümkün olmadığını teyid eder mahiyette şunları söylemektedir: “Atatürk bir önlüksüz Mason değil; Nur-u ziya ile teşerrüf etmiş bir masondur. Bir süre sonra devam etmeyerek gayrı muntazam olması veya istifa etmesi onun mason sıfatını geri almaz; sadece uykuya yatırır. Çünkü, ‘Mason olunmayacağı, mason doğulacağı’ kuralının devamı ‘Mason doğanın mason öleceğidir’ “15


Mustafa Kemal’in mason olduğu, ayrıca pek çok ülke yayınında da açıkça yer almıştır.

“Atatürk’ün sağlığında Türkiye’de yasaklanan “Bozkurt” adlı kitabında Armstrong, Mustafa Kemal’in mason olduğunu yazmıştır.

Jürgen W. Diener, Beyaz Zambaklar dergisinin 1938 Mart tarihli 38. sayısında Mustafa Kemal’in mason olduğunu yazmıştır. Diener onun Makedonya (Risorta et Veritas) locasına mensup bulunduğunu bildirir.

G. Gamberini de “Mille Volti di Massoni” adlı 1975 tarihli çalışmasında, dünyanın bin ünlü masonu arasında Mustafa Kemal’e de yer vermektedir.

1988’de, Hamburg’da Atatürk’ü anma töreninin yapıldığı mason locasının duvarlarındaki dünyaca ünlü masonlar listesinde onun da adı bulunuyordu.

1932’deki “Beynelmilel Masonlar Birliği AMİ”nin Büyük Konvan’ının dönemin diktatörü Mustafa Kemal’in tam kontrolündeki İstanbul’da toplanması anlamlıdır. O toplantıda dünyanın en üst kademe masonlarının Cumhurbaşkanı olarak Mustafa Kemal’e gönderdikleri “bağlılık mesajları” onu kendilerine yakın saydıklarının delilidir.

Diğer yandan Mustafa Kemal’le Mütareke yıllarında İstanbul’da tanışan mason Kont Sforza da “Modern Avrupa’nın Kurucuları” adlı kitabında onun mason olduğunu yazar. “Mustafa Kemal; Yüksek Komiser Sforza’nın kendisini davet ederek: ‘Ekselans, bir tehlike karşısında sefarethanenin emrinize hazır olduğunu ben de söyleyebilirim’ dediğini zikretmektedir. Bunun hakkında Sforza da şunları söylüyor: ‘İstanbul’daki bazı Britanya ajanları ilk işgâl günlerinde (onu) Malta’ya göndermeyi tasavvur etmişlerdi. Bu tasavvur öğrenilir öğrenilmez Mustafa Kemal’in dostları gelerek tehlike vukuunda kendisine İtalyan sefarethanesinde bir ilticagâh bulunabilip bulunamayacağını bana sordular. Ben İtalya’nın, eski kahraman bir hasmı korumayı şüphesiz reddetmeyeceği cevabını verdim. Bu cevabım… Mustafa Kemal’in tevkifine ait her türlü projeden vazgeçilmesi için kâfi geldi.”Mustafa Kemal’in “dostları” kimlerdir ve mason üstadı olan Sforza’ya nasıl ulaşmışlardır?

Sforza’nın yazdıkları dışında, Daniel Ligou’nun mason Ansiklopedisi’nde ve daha pek çok kaynakta Mustafa Kemal’in mason olduğu belirtiliyor.”16


Mustafa Kemal’in masonluğuyla ilgili internet üzerinden ulaşılabilecek masonik kaynaklardan bazılarını da şöyle sıralayabiliriz:

* http://www.calodges.org/no406/FAMASONS.HTM#c

* http://xoomer.alice.it/kxxbar/massoni.htm

* http://abbey.lodge.org.uk/famous-masons.htm
* http://www.durham.net/~cedar/famous.html

* http://rsmasons.netfirms.com/famous.html
* http://www.esoteria.org/documenti/pe…i/massoni1.htm
* http://www.franc-maconnerie.org/menu…ebrites-fm.htm
*
http://www.masonicgathering.net/notable_masons.htm
*
http://www.angelfire.com/ga/fdl746/famous.html
*
http://www.durham.net/~cedar/famous.htm
*
http://www.oddball.fsbusiness.co.uk/100famousmasons.htm
*
http://abbey.lodge.org.uk/famous-masons.htm
*
http://www.esoteria.org/massoneriaregolareitalia.htm
*
http://space.tin.it/lettura/kxxbar/massoni.htm
*
http://www.sasasa.it/massoneria/scelserodiessere.htm
*
http://www.esonet.org/dizionario/m04.htm
*
http://www.esoteria.org/massoni1.htm
*
http://www.esonet.org/dizionario/g07.htm
*
http://www41.homepage.villanova.edu/…ert/garcia.htm

Bu noktada sorulan soru şu: Şayet Mustafa Kemal masonsa, localar niçin ona hala açıktan sahip çıkmamaktadır?

Ayrıca, locaların onun zamanında (1935) kapatılmış olmasını nasıl izah etmek lazım?

Bu hemen akla gelen soruların birincisini mason yazar Tamer Ayan, yakın tarihte yayınlanan ve yukarıda alıntılar yaptığımız “Atatürk ve Masonluk” adlı kitabının önsözünde kısaca şöyle cevaplandırmaktadır: “Eski mason yöneticileri, Atatürk’ün mason olduğu ortaya çıktığı takdirde, bu sıfatının Atatürk’e zarar vereceğini düşündüklerinden(…). ‘Ya Atatürk’ün mason olduğunun duyulması ona zarar verirse?’, ‘Ya da, Atatürk düşmanlarının eline kötüye kullanabilecekleri yeni bir koz verilirse?’”17kaygısıyla sessiz kalmayı yeğlemişlerdir.

Nitekim Atatürk’ün mason olduğunun anlaşılmasının tepki yaratmasından endişe duyanlar arasında, bu konuda belgesel araştırmalar yapan ve önemli ip uçları yakalayan mason araştırmacı Osman Zeki Koylan da vardır. “Koylan, dönemin büyük üstadına gönderdiği (…) Atatürk’ün masonluğuna ilişkin bazı verileri, hatta kendisine göre kanıtları içeren 12 Ekim 1981 tarihli önemli mektubunu, bu konuda duyduğu endişeyi, aşağıdaki cümlelerle dile getirerek bağlar: ‘Netice itibarı ile: bize karşı umumi bir antipati devam ettiğinden, Atamızın intisabı konusunun harice intikalini asla tecviz etmiyorum (onaylamıyorum). Mamafih localara tamimini takdirinize arz ederim… Yıllarca araştırmalara rağmen bir türlü çözümlenmeyen bu meçhulü gün ışığına çıkarmak bana nasip oldu.”18 diyerek hem Mustafa Kemal’in masonluğunu belgelediğini; hem de bu bilginin dışarıya (haricilere) açıklanmasının isabetli olmayacağını söyleyerek birinci sorumuzun cevabını vermektedir.


Sonraki bölümde detaylarıyla anlatacağımız, mason localarının Mustafa Kemal’in şefliği döneminde kapanması (1935) mevzuuna gelince…


“Araştırmacı “Suat Parlar, çalışmasında (Türkler ve Kürtler, s: 496-497) Mustafa Kemal’in mason olduğuna dair kuvvetli iddialar bulunduğu, en azından masonluğu felsefe olarak benimsediği bilindiği halde, 1935’de mason localarını niçin kapattığı meselesine eğiliyor. Oysa dönemin önde gelen bir çok devlet adamının mason olduğunu ve bunu da Mustafa Kemal’in bildiğini söylüyor. Misal olarak, mason localarına kapatma talimatını gönderen devrin içişleri bakanı ve CHP genel sekreteri Şükrü Kaya’nın mason olmasını gösteriyor. Yine TBMM Başkanı Kâzım Özalp’in, Danıştay Başkanı Reşit Mimaroğlu’nun, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın, hattâ Başvekil Celal Bayar’ın mason olduklarını belirtiyor ve şu hükmü veriyor:

– Devletin en önemli kurumlarının başında zaten masonlar varken, (locanın) malvarlığı konusunda alınacak tedbirler, sembolik olmaktan öte bir anlama sahip değildi!”19


Atatürk’ün özel hekimi ve yakın arkadaşı olan Büyük Üstad Mim Kemal Öke’nin Mason Derneği’nin 1949 yılındaki büyük kongresinde yaptığı ve Türk Mason Dergisi’nin birinci sayısının 12-14. sayfalarında yayınlanan konuşmasında bu konuyla ilgili olarak söyledikleri aydınlatıcıdır: “ Memleketin siyasi akışları bir an için bizim mesaimizi men etmişti. Bu yalnız bizim değil, Türk Ocakları, Kadınlar Birliği vesaire gibi teşekküllere de teşmil edilmişti. Bu tatili mesai bir kapanış değil, bir ima üzerine olmuştur. Atatürk mason teşekkülü için çok büyük iltifatta bulunmuş, Ankara’daki binaya her yıl 3 bin lira yardım etmişlerdir.Bugün başımızdakiler de aynı yardımda bulunmuşlardır.Atatürk memleketimizi ziyarete gelen tanınmış şahsiyetleri bu lokalde kabul ve ziyaret etmiştir. Mason teşekkülünü Atatürk kapattırmamıştır. Siyasi ahval o zaman böyle bir imayı mecburi kılmıştır.

O zaman başkanlıktan Mareşal Fevzi Çakmak’ın emri üzerine ayrılmıştım. Mareşal askerlerin bu kabil teşekküllerde bulunmamalarını emretmiştir. Ortalığı karıştırmak, şahsi taassuplarını kullanmak isteyen baykuşlara bu kürsüden tekrar ediyorum: Bu teşekkül Atatürk’ün ruhunu tazib etmemiş, taziz etmiştir.20

Mason Yazar Tamer Ayan da bu konuyu ele alarak, “Eğer Atatürk masonlara yapılan suçlamalara inansa, hatta inanmak değil şüphe bile etse; üzerine titrediği rejimin selameti için Masonluğu kanun yoluyla kapatmaz, hatta masonları İstiklal mahkemeleri veTakriri Sükun Kanunları gibi olağanüstü yöntemlerle sindirmez miydi?” diye sorarak şu hükmü veriyor: “(…) Atatürk, ülkeye ışık veren bu pencereyi tuğlayla ördürüp iptal ettirmemiştir; ancak kamuoyunu ve rejimi masonluğun aleyhine yönlendiren ve şartlandıran antimasonik baskı ve propagandanın, masonluğa telafi edilmez ölçüde zarar vermesini önlemek amacıyla, sadece perdelerinin ev sakinlerinin eliyle kapatılmasını ve oturanların da tatile çıkmasını sağlamıştır. Özetle Atatürk masonluğu yasaklatmamıştır. Bilakis böylesi bir ılımlı çözümle zulümden kurtarmıştır.21


“Atatürk sadece Mason derneklerini değil tek parti ideolojisi dışındaki tüm kurum ve kuruluşları kapatmıştır. Mesela Mason localarının kapatıldığı dönemde “Hamallar Derneği” bile kapatılıyor. Devrimlerin kısa sürede sonuç vermesi için tüm sivil toplum kuruluşlarının faaliyetlerine 1948 yılına kadar ara veriliyor. Mason localarının kapatılmasından “Atatürk Masonluğa Düşmandı” sonucunu çıkarmak (kulağa hoş gelse de) objektif değildir. Zaten Mason locaları kapatılmış olsa da Halkevleri binalarında ve Beyoğlu’ndaki çeşitli lokallerde faaliyetlerine devam ettiler.”22


CUMHURİYETİN MASON KADROSU

“Türkiye Cumhuriyeti masonlar tarafından kurulmuştur. “Atatürk’ün yakın çevresinde oluşturduğu Cumhuriyet kadrosunun önemli ve etkin bir bölümü, yani yakın mesai ve ideal arkadaşları ve dostları masondur. Örnek olarak ilk mecliste 40 kadar milletvekili masonun ve yüksek düzey devlet görevlisinin bulunduğu söylenir. Bir bakıma yönetim ve devrimlerin gerçekleştirilmesi masonlara emanet edilmiştir.”23


Mustafa Kemal’in masonluğundan yukarıda bahsettik. Aynı şekilde ikinci adam İsmet İnönü de masondu. Osmanlı döneminde genç bir subayken Edirne gizli Mason cemiyetinin en faal üyelerindendi.24 Nitekim, Mustafa Kemal’in sağlığında -taktik icabı- kapatılmış olan mason locaları onun Milli Şeflik döneminde yeniden açılmıştır.

Milli mücadele ve Cumhuriyet döneminde görev alan masonlardan diğer bazı isimler şunlardır (Bazılarının tekris tarihleri ve dereceleri parantez içinde verilmiştir):

Fethi Okyar,Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, General Kazım Karabekir, Orgeneral Fahrettin Altay(sabataycı), ilk hükümetin İçişleri Bakanı General Refet Bele (1922), Ali İhsan Sabis Paşa, Meclis Başkanı Kazım Özalp Paşa(1909-33 derece), Meclis Başkanı Abdülhalik Renda, Başbakan Hasan Saka(1923-33 derece), İçişleri Bakanları Şükrü Kaya(1924-33 derece) ve Mehmet Cemil Uybadın(1929-33 derece), Dışişleri Bakanları Bekir Sami Kunduh (1910) ve Tevfik Rüştü Aras(1910- 33 derece), Sağlık Bakanları Rıza Nur(1923-), Adnan Adıvar,Refik Saydam, Behçet Uz, Milli Eğitim Bakanları Reşit Galip, Hasan Ali Yücel (1925), İnönü ve Bayar hükümetinde eğitim bakanı Saffet Arıkan, Ekonomi Bakanı Sırrı Bellioğlu, Milletvekilleri Cevat Abbas Gürer (Atatürk’ün yaveri 1918), Atıf Bey,Reşit Saffet Atabinen, Memduh Şevket Esendal, Mithat Cemal Küntay (1909), Hilmi Uran,Tevfik Fikret Sılay,Nafi Cevat Akkerman(1928), Ahmet Ağaoğlu, Mustafa Necati (1925), Ankara Valisi Nevzat Tandoğan ( 33 derece) ve Belediye Başkanı Süleyman Asaf İlbay, İstanbul Valileri Muhittin Üstündağ(1917, 33 derece), Lütfü Kırdar(1924), Danıştay Başkanı Mustafa Reşat Mimaroğlu (1933), Jandarma Genel Komutanı Galip Paşa, İstiklal Mahkemesi Başkanı Necip Ali Küçüka, Amiral Mehmet Ali Paşa, Abdurrahman Şeref, Dr. Akil Muhtar Özden, Abdullah Cevdet, Maliye Nazırı Cavit Bey, Teşkilatı Mahsusa kurucularından ve yöneticilerinden Eşref Sencer Bey, Edip Servet Tör (1927-30 derece), Enver Paşa’nın amcası Halil Kut Paşa, Hüseyin Cahit Yalçın (1909), Halil Şerif Bey, Dahiliye Nazırı İsmail Canpolat Bey, Karakol Cemiyeti’nin kurucularından Kara Kemal Bey,Kazım Nabi Bey, Kazım Nami Duru (1906), Mehmet Reşit, Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Killigil Paşa,OsmancıklıNuri, Dr. Nihat Reşat Belger, Sait Halim Paşa, Şemsettin Günaltay,Küçük Talat,Prof. Veli Bey, Yusuf Akçura, Hasan Cemil Çambel,Hüseyin Kadri Bey, Fuat Hulusi Demirelli (1928), Fazıl Ahmet Aykaç(1921), Hüseyin Haşim Sanver, Ahmet Emin Yalman (1917), Mehmet Emin Yurdakul (1930- 32 derece), Reşat Nuri Güntekin (1921), Yunus Nadi Abalıoğlu (1923), Ömer Rıza Doğrul (1926), Mümtaz Faik Fenik (1929), Dr. İsmail Hurşit Gün (1909), Hakkı Şinasi Paşa, Muhip Nihat Kuran,Fuat Süreyya Paşa, Ömer Besim Akalın (1910), Nurettin Ramih Ener (1910), Neşet Ömer İrdelp (1911), Hamdi Suat Aknar (1918), Fethi Erden(1928), Rasim Adasal (1931), Faik Sabri Duran (1914), Mustafa Şefik Tunç (1924), Vasfi Reşit Seviğ (1921), Kerim Erim (1929), Niyazi İsmet Gözcü,İbrahim Necmi Dilmen(1928), Servet Yesari (1906), Reşat Erer(1908), Hayrullah Örs (1926), Ahmet Salih Korur (1933), Ekrem Tok (1933), Hilmi Uran,Mithat Şükrü Bleda(1903), Atatürk’ün özel doktoru Mim Kemal Öke(1925), Cumhuriyet Halk Partisi genel sekreteri ve Türkiye’nin ilk Washington Büyükelçisi Muhtar Tahsin, halefi Münir Ertegün, Büyükelçi Celal Tevfik Karasapan(1925) v.d.nin birer mason olmaları, masonik inançların milli mücadele dönemi ve sonrasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde ne denli etkin olduğunu göstermektedir.

Şunu belirtmekte fayda var: Yahudi güdümündeki Masonlar Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda da aktif rol almış, oldukça üst makamlara kadar yükselmiş ve çoğu zaman da devlet politikasını belirleyici roller oynamışlardır. Bu isimlerin mason localarına üye olmaları tamamının masonik felsefeyi her şeyiyle benimsedikleri, illa ki birer militan mason oldukları şeklinde anlaşılmamalıdır. Ama dahil oldukları biraderlik ilişkisiyle tamamının kullanıldığından şüphe yoktur. Nitekim sonrasında bütün önde gelen isimler tasfiye edilerek bu “biraderlik hukukunun” ne kadar samimiyetsiz olduğu da ortaya çıkmıştır.


CUMHURİYETİN PARADİGMASI?

Önceki bölümlerde çok milletli bir yapıya sahip olan ve gelişmelere ayak uydurup kendini yenileyememesi sebebiyle ciddi bir krize giren Osmanlı imparatorluğunun, Yahudi, dönme ve masonlar marifetiyle milliyetçilik girdabına çekilerek kısa sürede dağıtıldığını, Türkçülüğün bu süreçte bir Yahudi ve mason projesi olarak aktive edildiğini söylemiştik. Evet, Türkçülüğün temelleri Osmanlı dışından gelenler tarafından atılmış, içeridekiler tarafından yükseltilmiştir. İçeridekiler ise Rusya orijinliler ve Selanik orijinliler olmak üzere iki gruptur.

Türkçülük Osmanlı’da iki kaynağa dayanır: Biri Rusya sınırları içinde veya Rusya’nın tehdidinde olan Türkçülüktür. Musa Carullah Bigi, Şihabeddin Mercani, Hüseyin Feyzhani, Abdullah Tukay, Hüseyinof kardeşler, G. İbragimov, Ahundzade Mirza Feth Ali, İsmail Gaspıralı, Hüseyinzade Ali Turan, Ayaz İshaki, Mehmet Emin Resulzade, Sadri Maksudi, Fatih Kerimov, İlyas Alkyin, Cafer Seydahmet, İbrahim Ahmedov, Hasan Ata Gaveşi, Ahmet Ağaoğlu, Zeki Velidi Togan, Yusuf Akçura… gibi kişiler bu ekolün en ünlü düşünce aksiyon adamlarıdır. Kuzey – Şimal Türkçüleri diyebileceğimiz bu kişiler, genel olarak “İslamcı Türkçüler”dir. Ziya Gökalp ve Fuat Köprülü ekolu bu kaynağın fikirlerine çok yakındırlar ve Mustafa Kemal’i belli ölçüde de etkilemişlerdir.

Türkçülüğün diğer kaynağı ise Müslümanlığı kabul edip Osmanlı Devleti’nde görev alan aslen Yahudi Polonya – Macaristan milliyetçileri ve onların devamı denebilecek Selanik merkezli “İslamsız Türkçüler”dir. Selanikli olmasalar da Selanik’te oluşan ekolü benimseyenlerin büyük çoğunluğu aynı zamanda Sabetaycı veya Karaimcidir. Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Falih Rıfkı Atay, Necip Fazlı, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Reşat Nuri Güntekin, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç, Tekin Alp, Vala Nurettin, Yaşar Nabi Nayır, Hüseyin Cahit Yalçın, Celal Nuri İleri, Faruk Nafiz Çamlıbel, Burhan Belge, Ahmet Emin Yalman, Yunus Nadi, Doğan Nadi, Simaviler… bu akımın etkili temsilcileridir. “İslamsız Türkçülüğü” savunan düşünce ve aksiyon adamları, ellerindeki yayın gücü ile daha etkili bir kamuoyu oluşturabilmişlerdir.”25


“Özellikle 1910’lu yıllarda Ziya Gökalp’in ilk Türk sosyologu olarak önerdiği fikirler, yeni devletin kurucularınca o dönemde yakından izlenildiğinden bilinmektedir. Bu yüzden fazla bir arayış gerektirmeden devlet dizayn edilirken Ziya Gökalp’in fikirleri ilk referans kaynağı olur. Çünkü Ziya Gökalp, bütün teorik hazırlığını İkinci Meşrutiyet’ten sonra tamamlamıştır.”26


“Ziya Gökâlp, Osmanlı’nın meşrutiyet dönemlerinde şekillendirdiği önceleri ”Turancılık” olarak ayakları pek yere basmayan ütopik devlet projesini, İttihatçılar, özellikle Enver Paşa’nın bu uğurda verdiği başarısız bir sınavdan sonra, gerçeğe daha yakın “Türkçülük” ile sınırlar.”27


“Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar olan dönemde Gökâlp, Türkçülüğün, hars ve medeniyetin, saltanat ve hilâfetin kaldırılması, dinin, ibadetin, bir ölçüde lâikliğin nasıl olması gerektiği, Osmanlıca’nın terk edilerek saf bir Türkçe meydana getirilmesi, musiki ve diğer sanatlar, hukuk, ekonomi, kılık kıyafet ile hemen hemen yeni bir devletin şekillenmesinde yapılması gereken her şeyi kendi bakış açısından bütün detayları ile anlatır.

Bütün bunları söylerken de, toplumda temel düşüncenin “Hak yok; vazife vardır” sloganıyla anlattığı şekilde olmasını istiyordu. Yani bireyin söz hakkının olmadığı, kendisine sunulan ölçüde bir fonksiyonel serbesti çerçevesinde, bir makine aksamı işlevinde bir görevdi bu.”28


“… Ziya Gökalp, masonlarla ilişkisi açısından en şaşırtıcı isimlerden birisidir. Babasını erken yaşta kaybeden Gökalp, girdiği gençlik buhranı sonunda intihara kalkışır. Bunu engelleyen Abdulah Cevdet Bey, onu masonlarla tanıştıran kişidir. Kendisi de mason olan Abdullah Cevdet Bey’in dışında Diyarbakır İdadisi’nde okuduğu yıllarda ‘taabiye’ hocası olan Rum asıllı mason doktor Yorgaki Efendi de onun hayatını derinden etkiler.
Gökalp’in düşüncelerinin şekillenmesinde Fransız Sosyoloji okulu’nun kurucusu olan Fransız Yahudisi Emile Dukhaim’in büyük etkisi de olur. Fransa’da öğrenim gördüğü yıllarda hocası Durkhaim’den çok etkilenen Gökalp, Osmanlı Mebusan Meclisi’nde milletvekilliği yaptığı dönemde İttihatçıların önde gelen masonlarıyla yakın temaslarda bulunur. Muhafakazar bir aileden gelen Ziya Gökalp, eşi Vecihe Hanım’la evlendikten sonra İstanbul’dan ayrılarak azınlıkların ve gayr-i müslümlerin yoğunlukta olduğu Büyakada’daki büyük bir köşke taşınır ve masonlarla ilişkileri iyice pekişir.”
29


“On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı içerisinde güçlenen Türkçülükakımından etkilenenlerden birisi de Mustafa Kemal Atatürk idi.

Bu devrin Türkçü akımlarını savunan düşün adamlarının kaleme aldıkları eserlerin Mustafa Kemal Atatürk tarafından çok dikkatle okunduğu görülmektedir.”30


Atatürk’ün düşünce dünyasında Ziya Gökalp ve onun fikirlerinin ne kadar önemli olduğunu şu anekdot oldukça net anlatır:

“…Mütareke günleriydi. Mustafa Kemal ile Mussolini’nin damadı Kont Sforza, Pera Palas’ta karşılıklı oturmuş sohbet ediyorlardı…

…Kont Sforza, sohbetin sonlarına doğru Mustafa Kemal’e en ilginç soruyu sordu:

– Bu fikirlerinizin, görüşünüzün kaynağı kimdir? Başarınızın sırrı nedir?

Mustafa Kemal hiç düşünmeden cevap verdi:

– Benim etimin, kemiğimin babası Ali Rıza Efendi, duygularımın babası Namık Kemal, düşüncelerimin babası Ziya Gökalp’tir….” 31


Ali Fuat Cebesoy ve Asım Gündüz hatıralarında, Mustafa Kemal’in, Namık Kemal’i, “Türk milletinin yüzyıllardan beri beklediği ses” olarak tanımladığını yazarlar.32


“Ziya Gökalp, Cumhuriyetle birlikte —büyük bir uyum kabiliyeti göstererek— Turancı hayallerini terketmiş ve «(Türkçülük fikrine) resmiyet veren ve onu fiilen tatbik eden ancak Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleridir» diyerek Türkçülüğün programını yazmaya başlamıştır.”33


Kemal H. Karpat’ ın Webster’ den alıntıladığı görüşe göre; Cumhuriyet’ in kuruluş yıllarında, yani yapılanma safhasında mutlak anlamda “…Gökâlp’in teorileri Kemalist Türkiye’nin politikası olmuştur…”34

“Cumhuriyet’in, Din, Dil, Hukuk, Eğitim v.d. devrimlerine esas teşkil eden fikirlerin ana ekseninde, bazen de bütün detaylarında Gökâlp’in etkisi açık bir şekilde görülür. Lâiklik, Türkçe Kuran, Türkçe Ezan, Türkçe ibadet gibi kavramlara yüklediği anlamlar ile Mustafa Kemâl’in bu konulardaki görüşleri birebir örtüşür.”35


“Mustafa Kemal, Hüseyinzade Ali, Ziya Gökalp, Fuat Köprülü, Yusuf Akçura gibi Türkçülerin çalışmalarından etkilenerek İran ve Afganistan üzerinden SSCB sınırlarında kalan Türkî Cumhuriyetlere uzun süre mesaj yüklü yayınlar ileterek Türkçülük idealinin yakın takipçisi olduğunu kanıtlamıştır. Türk Dili ve Türk Tarihi araştırmalarına verdiği desteklerle ise çığır açmıştır.”36


Gökalp 1923’te Ankara’da Matbuat Müdürlüğü tarafından yayımlanan Türkçülüğün Esasları, sh: 6 ve 10’da Türkçülük akımının “esin” kaynaklarının, Fransız tarihçisi Deguignes ile İngiliz David Lumley ve Yahudi tarihçi Leon Cahun olduğunu bizzat ifade etmektedir.37

Mustafa Kemal, eserinin basımından iki ay sonra Gökalp’i milletvekili adayı göstermiştir.

“Ancak Milli Mücadele’den sonra Pan Türkizm önemli engellerle karşılaştı, çünkü Mustafa Kemal, Pan Türkizm’in, 17 Aralık 1925 tarihli Tarafsızlık ve Dostluk Anlaşması ile yeni bir evreye giren Türk-Sovyet ilişkilerini tehlikeye düşüreceğini düşünüyordu.

Sovyet Devrimi’nden sonra Türkiye’ye sığınmış bulunan Azerilerin 1927-1931 arasında çıkardığı Yeni Türkistan, Odlu Yurt, Yeni Kafkasya ve Azeri Türk gibi dergiler birer birer kapatıldıktan sonra ırkçı Türkçülüğe yönelik resmi tavır, Sovyetler ve Almanya ile ilişkilerin sarkacında bir uçtan bir uca değişti durdu.”38


“…Atatürk’ün Türkçülüğünün fikir babası, 1930’lara kadar Ziya Gökâlp’ti. Fakat o tarihten sonra (belki daha önceden de) Atatürk, ’asrî’ci Abdullah Cevdet’e yanaşmaya başlamıştı. A. Cevdet39 ise katı maddeci, din düşmanı ve Batı’cıydı…”40


Bu aslında teorik altyapının aslına rücû etmesiydi. Abdullah Cevdet, Meşrutiyet dönemlerinde “materyalist” düşüncenin önde gelen isimlerinden biriydi. ”…İslâm Topraklarında ‘çağdaş uygarlığın’ nasıl yayıldığını merak edenler; Abdullah Cevdet’in en iyi öğrencilerinden birisinin de Ziya Gökâlp olduğunu hatırlarlarsa mesele kalmaz…” 41

***


IRKÇILIK DEVLET İDEOLOJİSİ OLUYOR

Ancak “Cumhuriyetin ilk yıllarında, İttihatçı Türkçülüğü hâlâ etkindi. Ergenekon destanları söyleniyor; bozkurt resmi taşıyan pullar, banknotlar basılıyordu. 1930’da 257 şubesi olan Türk Ocakları ise, savaş öncesi ideoloji ile savaş sonrası ideoloji arasında bir halka teşkil ediyordu. Bununla beraber 1920’lerin sonunda, tarihi kökenimiz ve ulusal kimliğimiz konusunda yeni bir görüşün ilk ifadelerine rastlıyoruz.”42


“1929’da Budapeşte’de bir konferans veren Reşid Safvet (Atabinen) Bey, Atatürk’le Türkçülüğün «tam bilinç aşamasına» ulaştığını ve Anadolu Türkleri için somut bir program halini aldığını söylüyordu. Konferansçı, «artık bilimin kabul ettiği gibi» Çin’de, Mısır’da, Mezopotamya’da vb. kurulan en eski uygarlıkların temellerini Türklerin attığını ileri sürüyor ve bu ulusun «bazı dejenere hanedanların» mirasına layık olmadığını ilave ediyordu.”43


İsmet İnönü, erken Cumhuriyet döneminde şu açıklamayı yapmıştır: ‘Vazifemiz Türk vatanı içinde bulunanları behemahal Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız evsaf her şeyden evvel, o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır’. İnönü bu sert üslubunu ilerleyen yıllarda da devam ettirmiştir: ‘Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur.’ İzmir Ödemiş’te seçmenlere hitap eden dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt da, İnönü’yle aynı minval üzere bir uyarıda bulunmuştur:Biz Türkiye denen dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz. Mebusunuz inançlarından samimiyetle bahsetmek için buradan daha müsait bir ortam bulamazdı. Onun için hislerimi saklamayacağım. Türk, bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!’ ”44

Mahmut Esat Bozkurt’un bu sözleri Cumhuriyet Gazetesinin 19 Eylül 1930 tarihli nüshasında şöyle yer alır: “Türkün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir”, “Türk devleti işlerini Türklerden başkasına vermeyelim. Türk devleti işlerinin başına öz Türklerden başkası geçmemelidir. Yeni Türk Cumhuriyetinin devlet işleri başında mutlaka Türkler bulunacaktır”, “Benim fikrim, kanaatim şudur ki, dost da düşmen de dinlesin ki, bu memleketin efendisi Türktür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır. “


“Mart 1931’de Mustafa Kemal, Pan Türkist ideolojinin yuvası olan Türk Ocakları’nı Cumhuriyet Halk Fırkası’na (CHF) bağladı. ”45


“1932’de Afet İnan, Mehmet Tevfik Bıyıklıoğlu, Samih Rıfat, Hasan Cemil Çambel, Sadri Maksudi Arsal, Reşit Galip, Yusuf Akçura ve Şemseddin Günaltay’ın geliştirdiği Türk Tarih Tezi ırkçılık akımı için iyi bir çerçeve oluşturulmuştu.”46


“Genç Cumhuriyet, kendini Osmanlının devamı olarak görmediğinden, Osmanlı imgesi altında yok olan Türk milletinin köklerini, Osmanlı öncesi Türkleri referans alarak gün ışığına çıkarmayı hedefliyordu. Bu girişimin amacı; yeni kurulan devletin, aslında çok eski zamanlara dayanan ve gurur duyulacak bir milletin tarihine sahip olduğunu ortaya çıkarmaktı. Türk ırkının Mısır, Anadolu, Ege ve Mezopotamya’da büyük uygarlıklar kuran brakisefal ırka mensup olduğu iddiası, bu tezin temel yapı taşını oluşturmuştur. 1932’de gerçekleştirilen Birinci Türk Tarih Kongresi’nde dile getirilen resmi tez; Osmanlı öncesine dayanan güçlü bir ulusal bilinç oluşturmaya ve bu bilinci arkeolojik çalısmalarla temellendirmeye dayalı iki amaca hizmet etmekteydi.”47


“30’lu yıllara damgasını vuran Türk Tarih Tezi ve onun yan ürünlerinden birisi olarak bizzat Mustafa Kemal tarafından ortaya atılan Güneş Dil Teorisi ile oluşturulmaya çalışılan düşünce sistemi, eskinin Türkçü-Turancı anlayışına göre çok daha uçuk ve mesnetsizdi. Bu tezler, Türklerin tarihteki yeri ve ulusal kimliği ile ilgili “yepyeni” bir bakış açısı getiriyordu: “Dünyadaki yüksek kültürün ilk beşiği Orta Asya’daki Türk ana yurtlarıdır ve o kültürü kuranlar ve bütün dünyaya yayanlar da Türklerdir.” Oysa zamanın tarihçileri ve arkeologları, uygarlığın beşiğinin Mezopotamya olduğunu söylüyorlardı.

Bu durum karşısında tezlerini geliştirme ihtiyacı hisseden milli tarihçiler, daha da ileri giderek ve icatlar yaparak bu kez de Anadolu’nun ve Mezopotamya’nın kadim halkları olan Hititleri ve Sümerleri proto-Türkler (Türklerin öncülleri) olarak ilan ettiler. Bu anlayışa göre Orta Asya’dan Anadolu’ya iki ayrı göç dalgası olmuştu. İlk dalgayla gelenler eski Anadolu halklarıyla kaynaşmış ve antik çağların Hitit, Sümer uygarlıklarını oluşturmuşlardı. Bu uygarlıkların yıkılmasını izleyen uzun süreçte aynı coğrafya üzerinde farklı uygarlıklar kurulmuş ve Anadolu halkı da bunlarla karışmıştı. 1071’de Anadolu’ya Türklerin tekrar gelmelerinden sonra aradaki bağ kurulmuş, arada geçen binlerce yıllık süreçteki kopukluk aşılmış ve yeni Türk devletinin kurulmasıyla da Anadolu asıl sahibini tekrar bulmuş oluyordu. Üstelik bu son göç dalgasıyla gelen Türklerin saflığının bozulmadığı iddiası da, tarih tezinin önemli bir ayağıydı. Böylece Anadolu halkının çoğunluğunun bu “saf” Türklerden oluştuğu iddia edilerek diğerleri azınlık kabul ediliyordu.”48


1937’de toplanan İkinci Türk Tarih Kongresinde bütün açıklığı ile ifade ediliyordu. Prof. Afet İnan, en özlü bir biçimde, bu tezi şöyle ifade etmiştir :«Dünyadaki yüksek kültürün ilk beşiği Orta Asya’daki Türk ana yurtları ve o kültürü kuranlar ve bütün dünyaya yayanlar da Türklerdir»49


Irkçı Türk Tarih Tezi ve Güneş – Dil teorisi ne Batı, ne de Türkiye’de fazla benimsenmemiş, kısa bir süre sonra unutulmuştur. Fakat 1930’larda yönetici kadroları bu gibi arayışlara sürükleyen etkenler hakkında biraz düşünmek gerekir. “…1930’larda yeni tarih arayışlarını hazırlayan psikolojik ortam, Atatürk ve yakın çevresinin uygarlık anlayışından kaynaklanıyordu. Ziya Gökalp’in aksine, Atatürk «hars» ve «medeniyet» ayrımı yapmıyor, Batı uygarlığını iyi ve kötü taraflarıyla bir bütün olarak görüyordu.

Osmanlı Devletinden tamamen ayrı temellere dayanması istenen Yeni Türkiye, tüm Batılı kurumları benimseyecekti, Gerçekten 1930’lara gelene kadar gerçekleştirilen reformlarla, devlet aygıtı Batılı bir görünüm kazanmıştı. Ancak bu yeni durum, tutarlı bir tarih anlayışından yoksundu. Tam aksine, meşrutiyetçi Türkçülük, Batı modelini benimseyen Yeni Türkiye’ye uymuyordu. Orta Asya efsaneleri ile Moğollarla ve Tatarlarla ırk bağları kurarak Avrupa’ya yaklaşamazdık. Oysa Batı antropolojisinde ve filolojisinde, Türkleri evrensel uygarlığa sokacak bazı tezler vardı. Zaten Avrupa’nın ürünü olan bu tezleri benimsemek ve bütün dünyaya ilan etmek yeterdi. Oysa, yapılan şey bunları çok aştı. Tüm ırk ve ulusların kökenini Türk sayan yeni yaklaşım, yeni Cumhuriyeti yakın tarihinden de koparıyor ve Osmanlı devletine realist bir yöntemle eğilmeye olanak vermiyordu. Atatürk’ün desteklediği, fakat imzalamadığı bu görüş, İkinci Dünya Savaşından sonra terkedildi.”50


Kendi tarihlerini yazmayan, uygarlıklarının bol miktarda nesnel ürünlerini geriye bırakmayan ulusların tarihini, başka ulusların tarihine dayanarak yazmak güçtür. Bu yüzden Orta Asya tarihi, efsaneler ve destanlarla karışık bir biçimde bilinmeye devam etmiştir. Bir çok tarihçi, efsaneleri bilimsel gerçeklermiş gibi aktarmışlardır. Mesela şu Bozkurtlar meselesi de araştırılması gereken bir diğer husustur. Cumhuriyet dönemine kadar kimsenin bilmediği bozkurt masalları, hiçbir yerde rastlanmayan bozkurt figürleri acaba kimlerin eseridir? İsrail’in 12 kabilesinden biri olan Benjamin’in sembolü kurttur. Türkçülerin kullandığı bozkurt figürü ile Benjamin kurtu arasındaki benzerlik sadece bir tesadüf mü?”51


“Irkçılık o zamanki yönetimin en önemli meselesidir. Prof. Dr. Mazhar Osman (Uzman), 1939’da verdiği bir konferansta “Birçok çepheden yapıya muhtaç vatanı da soyu bozuklarla doldurmak, darülacezeler, bimarhane ve hapishaneler için nesil yetiştirmek de hiç şayanı temenni değildir. Onun için sağlamları çoğaltmağa teşvik ve mecbur etmeliyiz, çürüklere de sen yetersin, senden nesle lüzum yok demeliyiz” 52 diyerek; ileride İstanbul Valisi olacak olan Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay ise “Evlenirken en kıymetli servet olarak ruh, beden sıhhati aramak suretiyle Türk cemiyetine nesilden nesile en kıymetli miras olarak zinde çocuklar hediye etmek milli bir vazifedir. Almanya gibi bazı memleketler ırk hıfzısıhhasının emrettiği bu lazimeyi kısırlaştırma adı verilen bir kanunla tatbike çalışıyorlar. Demokrat memleketler irşat ve vesaya ile evlenme istişare odaları tesis etmek suretiyle vatandaşları aydınlatmak yoluyla hedefe varmaya çalışıyorlar. Bizim de bu ciheti göz önünde bulundurmamız lazımdır”53diyerek Nazi ırkçılığına özendiklerini ağızlarından kaçırıverdiler.”54



CUMHURİYETİN TÜRKÇÜ YAHUDİLERİ

“Tarihleri boyunca toplumlarını, “vaat edilen topraklar” ile ciddi bir dünyevi motivasyonla besleyen Yahudi egemenleri, aynı zamanda süreklileştirilmiş bir mağduriyet psikolojisini de diri tuttular. Yahudi halkının tarih boyunca büyük acılar çektiği ne kadar gerçek ise, bu toplumun egemenlerinin sözü edilen siyasetleriyle bu halkı sürekli hedef kılmakla buna neden teşkil ettikleri de o denli gerçektir. Öyle ki tarihin çoğu döneminde sıradan bir Yahudi dahi etnik ve dini kimliğiyle ortaya çıkamaz hale gelmiştir. Bu da beraberinde Yahudilerde, uzun tarihi süreçler boyunca bazı özellikler geliştirmiştir. Daha çok 17. yüzyılda ortaya çıkan Sabetaycılıkta somutlaşan takiyyecilik bu özelliklerden en belirgin olanıdır. Zamanla oluşan tepkiler yüzünden kendi gerçek kimliğiyle yaşam olanağı bulamayan Yahudiler, onların deyimiyle “kendisini kendisine saklayarak” girdikleri her ortamın rengine bürünmüşlerdir. Bir gelenek haline gelen bu tutumda zamanla o kadar ustalaşmışlar ki iktidarlara ve halkların kaderine yön vermek onlar için bir alışkanlık ve yaşam biçimi halini almıştır. Girdikleri ortamda ilk ve temel hedefleri hep “üst” yani iktidar odağı ve kurumları olmuştur. Bunu pratik beceri kadar zihinsel yaratıcılık ve gelişen analitik zekâları sayesinde gerçekleştirmişlerdir. Bu yaşam tarzını kanıksamışlar hatta meşru bir hak olarak görmüşlerdir. Çoğu toplumun değer yargısında “ilkesizlik”, “gayrı ahlakilik” vb. nitelemelerle adlandırılan davranış biçimleri, Yahudi egemen gerçekliğinde bir “hak” ve var olma tarzı olarak benimsenmiştir. Öte yandan büründükleri ortamın öğelerinden daha fazla onlardan olunmuş ve onları onlardan daha fazla savunmuşlardır. Fakat işin özünde bunu onlar için değil kendileri için yapmışlardır ve bu durumu karşı taraf çok sonradan fark etmiştir. “Kraldan kralcı” deyiminin özünü ortaya koyan tipik tutum en fazla Yahudi gerçekliğinde vardır. Fakat o kral, hep sonradan neye uğradığını şaşırmıştır. Yahudiliğin “Türk” rengine bürünerek Türkçülüğü geliştirmesi bu davranış tarzının en çarpıcı örneklerinden biridir. Türk milliyetçiliğini Türklerden önce Yahudiler geliştirmiş ve bunu Ortadoğu’daki tarihi amaçlarının bir parçası olarak ele almışlardır. Osmanlı yönetiminde Türklük hor görülen ve aşağılanan bir kimlik iken bu devletin son dönemlerinde Yahudiler tarafından öne çıkarılarak, kendi stratejilerinin bir bileşeni kılınmıştır. Bu yönüyle resmi ya da devletleştirilen Türklük özü itibariyle bir Yahudi – Siyonist icadıdır.55


MOİZ KOHEN

Ziya Gökâlp teorilerini oluştururken ve onun yamakları buna bir takım ilâveler yaparken, mutlak anlamda Osmanlı ile hesaplaşmalarını gerektirecek bir aykırı kimlik taşımamaları da mümkün değildi. Bu kimlik de :  “…Şeyhülislâm da mason olacaktır-Musa Kâzım Efendi gibi- en büyük mürşid sayılan Ziya Gökâlp de mason olacaktır.” 56

“Gökalp Ekim 1924’de öldü. Kendisini Gökâlp’in yetiştirmesi olarak takdim eden İttihad ve Terakkî erkânı içinde görülen Yahudi dönmesi Tekin Alp, yani nâm-ı diğer Moiz Kohen daha sonra Cumhuriyet döneminde de ideologluğunu devam ettirecek ve Kemalizmin en önemli kitabını o yazacaktır…” 57

“Moiz Kohen Türkleşme akımının ileri saftaki neferlerindendi. Bir hahamın oğluydu kendisi de hahamlık eğitimi almıştı. Selanik Alyans Okulu’ndan yetişti. İsmini Munis Tekinalp diye değiştirdi. ”58

“Tekin Alp, Selanik mason örgütü üyesi, 1908’de İttihat ve Tarekki’ye üyesi, 1909’da Hamburg’da Dünya Siyonist Konresi’nde Selanik delegesi, 1915’de Türkismus und Pantürkismus, 1928’de Türkleştirme, 1936’da “Kemalizm” (Türkiye’de bir ilk), 1944’de Türk Ruhu adıyla kitaplar yayınlamış, bütün yazılarında Gökalp çizgisini savunmuş, milliyetini “Türk” olarak ifade etmiştir.”59

“Yazar, gazeteci, avukat ve tüccardı. Pek Kemalist ve kimilerine göre de pek fırsatçıydı.”60

“Yakın zamanda hakkında yazan Liz Behmoaras, “Kitabımda da belirttim. Kohen’in yaptıklarında her şey iç içe. Çıkar da var, ülkesine hizmet isteği de, inanç da…”61 diyor.

Aynı makalede bu tartışma şöyle yürütülüyor: “Diğer taraftan Tekin Alp’in Türkçülük fikrini benimsemiş olmasını da fazla büyütmemek gerekir. Bu hükme; ‘Müşterek Vicdan’ başlıklı makalesindeki şu cümleler üzerine varıyoruz: ‘Fransa’da Fransız, İngiltere’de İngiliz, İtalya’da İtalyan olan bir Musevî’nin Türkiye’de hemen Türk olmaması için hiçbir sebep yoktur.’ Bir başka cümlesinde aynen şu ifâdeyi kullanıyor: ‘Yahudi, kendini Osmanlı hissetmesine rağmen Yahudi olarak kalabilecektir.’

Bunun anlamı açıktır: ‘Şeklen Türk görünsen bile, aslında Yahudi’sin!’ Bir başka cümlesinde ise şu tehlikeli hedefi gösteriyor: ‘… ve merhum Theodor Herzl’in dileği olan; Yahudilerin kendi toprakları olmasını istiyorsak, bu topraklar Türkiye’dir.”62


“1935’e gelindiğinde, Türkiye’de Tekin Alp’in “Yeni Türk” olarak adlandırdığı bir yeni millet doğmuştur. Yeni bir târihe, “Allah”tan vazgeçip, “Tanrı” diye adlandırdığı yeni bir yaratıcıya inanan yeni bir millet. Yeni Türk başka bir kafaya, başka bir devlete, farklı bir ekonomiye ve yeni bir dile sâhiptir.Tekinalp’e göre bu yeni Türk’ün soyadını da değiştirmesi yerindedir; İslam adlarını bırakıp Türk adları alacaktır artık. Yaban’ın, kendini sürgüne attığı o köyde bulamadığı her şey “Kemalizm” olarak var olmaktadır.

Tekin Alp “Kemalizm”de laik bir ulus yaratmaktan söz ediyordu ancak lâiklikten ne anladığını ise söylemiyordu. İslamdan arındırılmış bir Türklük istediği bellidir. Yer yer Kemalizmi yeni bir din olarak algılama eğilimi de sezilen Tekinalp’i heyecanlandıran şeyin sadece düşünsel olmadığı bellidir. “O; Türklüğe etnik açıdan değil, kültürel açıdan bakıyor, kültürümüzü de Cumhuriyetle başlatıyordu. O’na göre Osmanlı Devleti’nin varlığı, Türk Kültürü ile bağdaşmayan İslâmiyet’in gölgesi altında kalmıştı. ‘Bu gölgeden uzaklaştıkça aydınlanma gerçekleşecektir’ diyordu.”63

“Tekin Alp pek çok açıdan Türklüğü ve Türk Milleti’ni Gökalp’ten etkilenmesi ile tanımlamışsa da din kurumunu İslamiyet’e bağlamamış, Türklerin İslam öncesi inanış biçimleri ile tanımlamıştır. Bu aslında kendince Türkler ile Yahudilerin ortak bir noktada birleşmeleridir.Türkler özüne dönmekte Yahudilerde bu özü benimsemektedirler. Aynı zamanda Tekinalp için yeni cumhuriyetin ideologu demekte  doğru olacaktır.”64

“Ziya Gökalp’in Türkçülüğü-tabir maruz görülsün- bir nevi teslisden ibaretti. Düsturu şu idi: ’Türk milletine, İslam ümmetine, Avrupa medeniyetine mensubum.’ Yani Türkün milli vicdanını asırlarca müddet boyunduruk ve esaret altında tutan şeriat zihniyeti hâlâ vaziyetini muhafaza ediyor, henüz uyanan Türk milli vicdanını, rüşeym halinde iken, ilk fırsatta boğmağa hazır duruyordu. (..) Muhitin ve o devirdeki ahvâl ve şerâitin Ziya Gökalp Türkçülüğüne tahmil ettiği bu üç manevi kuvvet arasındaki zıddıyet ilk aksülâmel hareketi ile patlak vermekte gecikmeyecekti; ve hiç şüphe yok ki, şeriat devi, bu zayıf ve narin vücudlu iki nevzadı, bir lâhza içinde yutacakdı.”65

Bu satırlar, Tekin Alp’in, Gökalp’çi formülasyonunu, İslamlaşmak ilkesine konjonktürel ve dolayısıyla geçici bir değer muamelesi yaparak, Kemalizme uyarlar. Keza aynı satırlar, onun Türk inkılabını din-laiklik üzerinden yorumladığının işaretlerini taşır. Nitekim Atatürk’den bahsederken isim tercihini, İslâmî çağrışımlara sahip Mustafa Kemal yerine Kamâl Atatürk’den yana yapmaktadır. Laiklik salt tek tek bireylerin dinle ilişkilerinin hafiflemesi değil, Türkiye cumhuriyetindeki bütün Türklerin milliyetlerini perdeleyen dini örtünün kaldırılması anlamında milli bir siyasettir. Kendi ifadesiyle ‘yeni Türk, ancak bir tek manevi kuvvete itaat etmektedir: Milliyet aşkı’66

67

“Tekin Alp için Lozan muahedesi ile İstiklal harbinin birinci kısmı biter, manevi İstiklal harbi başlar. Bu kez mücadele edilecek düşman, fesler, Türk kadınlarının gözlerini örten bu kalın ve siyah örtüler, içlerinde binlerce meczubun döndüğü şu tekkeler, ekonomik ve mali esaret, Bizans’ın levanten muhitlerinden devşirme ifadelere sahip bir nesir, teokratik şeriat rejimidir.”68

“Tekin Alp için Kemalizm diriliş ve teceddüd hareketi, revolution (s.11), inkılâb, hususi bir rejim ve sistem (s.21)dir. Ayrıca o, sosyalizm, solidarizm, faşizm gibi sonu izm’le biten tabirlerde olduğu gibi ‘hususi ve hususiyeti haiz fikirler ve prensipler üzerine müesses bir rejim manası’ na sahip bir ideolojidir (Alp 1936:17). Kemalizme bir emsâlsizlik de refakat etmektedir; mesela kemalizm bir ihtilal hareketi iken o bütün ihtilal hareketlerinde mündemiç olan ‘vahşet haline avdet ve yıkıcılık’tan münezzehtir.69 Kemalizm bir ideolojidir; fakat sadece o faşizm ve komünizmin aksine bânisi Kamâl Atatürk’ün ismini taşımaktadır.70 71


Kohen’den “yeni Amnetü”: “Kahramanlık örneği olan ve vatanın istikbâlini yoktan var eden Mustafa Kemâl’e, onun cengâver ordusuna, yüce kanunlarına, mücahid analarına ve Türkiye için ahiret günü olmadığına îmân ederim. İyilikle fenalığın insanlardan geldiğine, büyük milletimin medeni cihanda en büyük mevkii kazanacağına, hamaset destanlarıyla tarihi dolduran kudretli Türk ordusunun birliğine ve Gazi’nin Allah’ın sevgili kulu olduğuna kalbimin bütün hulûsuyla şehadet ederim.”, Kemalizm, bidayetten bir tek tanrıya tapmıştır: millicilik.72

Moiz Kohen’in Türkçülük hareketini istismar etmekle bir taşla iki kuş vurmak istediği üzerinde durulmuştur: Bir yandan, ırk duygularından hareketle Türklerle Arapları birbirlerine düşman edip, Türklerin ilgi alanını Filistin üzerinden uzaklaştırarak burada Yahudileri serbest bırakmaya çalışmak; diğer yandan ise, gelişen Türkçülük hareketini “İslam düşmanı” bir konuma sokarak Türkleri İslam’a düşman etmeye çalışmak.

Yalçın Küçük’ün aktardığına göre Tekin Alp, Dünya Yahudi Kongresi’nde osmanlı delegesi olarak Türkiye’de bir ibrani devleti ya da “ibraniyeti yoğun” bir devlet kurmaktan bahsetmiştir. “1906’yla 1926 arasındaki en önemli kavga siyonistlerle benim rezervist dediğim, bu kitapta alliancist denilenlerdir. Moiz Kohen’in 9’uncu Siyonistler Kongresi’nde Osmanlı delegesi olarak konuşmasını yayımladım. ‘Burası vaat edilmiş toprak’ diyor. Bunlar Osmanlı, ya da kurulacak devleti, adı olmasa da güçlü bir ibraniyeti olan devlet olarak söylüyor. Siyonistler ise ayrı bir devlet istiyor. Bu kendi içlerinde bir kavgadır. “Kohen aynı zamanda “Araplar bizi arkamızdan vurdu” sloganının mimarıydı.”

Tekin Alp, 1956 yılında Fransa’nın Nice şehrine yerleşti. Aynı yıl iki defa Türkiye Dışişleri Bakanlığı’na yazılı olarak başvurdu ve konsolosluk görevi istedi. Militanlığını yaptığı Cumhuriyet Halk Partisi değil, Demokrat Parti iktidardaydı. İsteği reddedildi. 1961 yılında Nice şehrinde öldü ve vasiyeti üzerine oradaki Musevî mezarlığında toprağa verildi. Dediği gibi, “kendisini Türk hissetmesine” karşın hep “bir Yahudi olarak” kaldı. Bir kısım Yahudimiz için Türklükle Yahudilik arasındaki mesafe bu kadar kısaydı.”73


AVRAM GALANTİ

Avram Galanti (sonradan Soyadı Kanunu gereğince Bodrumlu soyadını almıştır)’yiise Türkçülük militanlığında Munis Tekinalp’ten geri kalmamamıştır.

“Galanti’nin Türkçülük çalışmaları Kahun ve Vambery’nin çalışmalarına göre daha sistematik ve daha derindir. Üniversitelerde profesörlük yapan Galanti Cumhuriyetin ilk dönemlerinde bir dönem CHP’den, bir dönem de bağımsız olmak üzere iki defa milletvekilliği yapmıştır. Türk ırkçılardan çok daha ırkçı bir “çizgi” tutturan Galanti, Türkiye’deki tüm halkların asimilasyonunu savunmuş, bugünkü “tek”çi anlayışın teorisyeni olmuştur. Türkçü görüşlerini birçok kitapta dile getiren bu Yahudi, Mustafa Kemal hakkında yazdığı yazılarında onu adeta göklere çıkarmıştır. Galanti bir yazısında da Tevrat’tan yola çıkarak, Yasef’in oğullarından Togarma’nın Türkler olduğunu dile getirir ve bu biçimde Türklükle Yahudiliği kendince birleştirmeye çalışır.”74

Yalçın Küçük’ün aktarımıyla Galanti’nin Mustafa Kemal hakkında yazdıkları şöyledir: “Otuz beş asır evvel yaşamış İbrani peygamber ile, elyevm yaşayan Türk peygamber arasında dünya işlerinde büyük bir müşabehet vardır. Musa, büyük bir seciye sahibi idi. Mustafa Kemal de, büyük bir seciye sahibidir. Musa, Mısır’da esarette inleyen İbranileri kuvvetli pazu ile kurtardı. Mustafa Kemal de, esarete alınmak istenen Türkleri dahi kuvvetli pazu ile kurtardı. Musa, esaretten kurtardığı İbranilere hayatın ehemmiyetini anlatarak, hayat-ı içtimaiyelerini dünyevi kavanin ile tesbit, takviye ve tersin etti. Mustafa Kemal de, esaretten kurtardığı Türklere, hayatın ehemmiyetini anlatarak hayatı içtimaiyelerini dünyevi kavanin ile tespit, takviye ve tersin ediyor. Musa, beni beşerin saadeti için çalıştı. Mustafa Kemal de, beni beşerin saadeti için çalışıyor. (…) Musa, ilahi peygamber olmakla beraber, dünyevi, sosyalist ve hatta biraz komünist bir peygamberdir” vaazı karşında tereddüde düşecekler için, “Tevrat meydandadır” yollu buyurduktan sonra, “Mustafa Kemal, peygamberlik sahasında Musa’ya benziyor” kelamı ile damgayı vuruyor. 75

Türkçü Galanti aynı zamanda Siyonisttir. Basel Programı’nı yürürlüğe koyan Theodor Herzl’in, önündeki en büyük engel olan II. Abdülhamid Han’ın aşılması için uygulamaya koyduğu plan çerçevesinde “Mısır Cemiyet-i Israiliyesi”ni kurarak, Sultan’a karşı faaliyetlerin artmasını sağlamıştır.76


Kohen ve Galanti…

İkisi de Türk değildir.

Peki, bu kişiler Türk değildi ama neden Türkçü idiler?

Bu soru önemli ve anahtar mahiyetindedir.


“Meselenin ilginç bir boyutu ise Türkçülüğün bu Yahudi – Siyonist karakterinin Cumhuriyet tarihi boyunca gizlenmesidir. Okullarda okutulan tarih kitaplarında ve yayınlanan diğer eserlerde sanki Türk milliyetçiliği, Siyonistlerin stratejik programlarının bir ürünü değil de kendi iç dinamiklerinden ortaya çıkmış gibi anlatılır. Bu yaklaşımın kendisi dahi Siyonist – takiyyeci tarzdır.”77


MÜBADELE VEYA SABATAYCILARIN YENİ CUMHURİYETE TRANSFERİ

“Sayıları 1,5 milyonu geçen Yunanlı Rum, Yunanistan’ın önce İzmir’i sonra da Ege’yi işgal ettiği yıllarda işgal kuvvetlerine verdikleri destekten utanarak ve başlarına geleceklerden de korkarak Türkiye’den kaçar gibi giderler. Endişeli de olsa, Rum işgal güçlerine destek vermediği için kendinden emin, işinde gücünde ve kötülük yapmadığından dolayı da tepki görmeyeceğini düşünen az sayıdaki Rum ise Türkiye’de kalır.(…) Yunanlılar işgalin ilk gününden beri Türk Ortodoks Hıristiyanlar ile işbirliği yapmak istemiş ama başarılı olamamıştır. Çok önemli teklifler sunmalarına rağmen Türk Ortodoksları ikna edememişlerdir. (…) Papa Eftimci olarak da adlandırılan bu insanlar, Müslüman Türklerden önce Orta Anadolu’ya yerleşmiş, Ortodoks Hıristiyanlığı seçmiş, Türkçe konuşan Türklerdir. İşte Yunanlıların Eskişehir’e kadar geldikleri günlerde Yunanlıların önemli tekliflerini reddeden Türk Ortodoksların 72 metropolü 1921’de Kayseri’de bir araya gelerek kongre düzenlemişler ve oy birliği ile Milli Mücadeleyi destekleme kararı almışlardır. Nutuk’ta övgü ile anılan Papa Eftim, hem cemaatin, hem de kongrenin lideridir…(…) Bu insanlar tercihlerini Kuvvayı Milliye’den yana yaptıklarından, kazanan taraftadırlar ve yeni devletin geleceğinde söz sahibi olacakları beklentisindedirler.”78

“Dış basında ilk gündeme geliş biçimiyle Mustafa Kemal Paşa, Padişah ve gayrımüslim karşıtı mıydı sorusu, zamanla gerçek olmuştur. 1922’de Saltanatı kaldırmış, 1923’de Lozan imzalanınca da ilginç bir şekilde çoğu Milli Mücadeleyi destekleyen Anadolu’daki Papa Eftim Cemaati’nin üyeleri Rumlar mübadele kapsamında Yunanistan’a gönderilmiştir.”79


“II. Lozan görüşmelerinde mübadeleyi teklif eden, Dr. Rıza Nur’dur. Görüşmeler sırasında Türkiye’nin her tezine itiraz eden Lord Curzon, ilginç bir şekilde bu teklifi hemen kabul eder ve Türkiye ile Yunanistan arasında mübadele konusu karara bağlanır. Kısa süre sonra da Türk Ortodoks Rumlar trenlere bindirilerek Yunanistan’a gönderilmeye başlanır. Türk Ortodokslar, Milli Mücadeleyi destekledikleri için Yunanistan’a gittiklerinde başlarına nelerin geleceğinden emindirler; bu nedenle de gitmek istemezler. Yalvarırlar, yakarırlar, fakat sonuç alamazlar. Aldıkları cevap çok açıktır: “Türksünüz ama Müslüman değilsiniz!”

Mustafa Kemal’e başvururlar, araya girenler olur ve sadece Papa Eftim ve ailesi için ayaküstü istisnai bir kanun çıkarılır ve yaklaşık 70 kişi kurtarılır. Mübadele ile Ankara, Yozgat, Kayseri, Niğde, Konya, Nevşehir, Eskişehir… gibi illerden yaklaşık 100 – 120 bin kişi Yunanistan’a gönderilir.

Mübadeleye kadar Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde 6.500 civarında Sabetaycı yaşadığı kayıtlardan anlaşılmaktadır. Mübadele ile ne kadar Sabetaycının geldiği ise tam olarak bilinmemektedir. 20.000 ile 100 bin arası farklı sayılar ileri sürülmektedir.

Lozan Antlaşması’nda yer alan İstanbul dışındaki Hıristiyanların mübadelesi maddesi, bir yandan Anadolu’yu Müslümanlaştırırken, diğer yandan da iyi eğitimli ve Sabetaycılar ile rekabet edebilecek Hıristiyanları da önce Anadolu’dan, sonraki yıllarda da İstanbul’dan uzaklaştırmıştır.”80

Mübadelenin amacı bellidir: Sabataycıları yeni Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yapmak; muhtemel rakiplerini devre dışı bırakmak.

Başarılı da olunmuştur.

GELECEK BÖLÜM: DEVRİMLER

______________________________

1 Gizli Cemiyetler ve Yıkıcı Faaliyetler, s:284, Londra, 1928

2 Tamer Ayan, Atatürk ve Masonluk,s:127, İstanbul-2008

3 Tamer Ayan, Atatürk ve Masonluk, s:127, İstanbul-2008

4 Tamer Ayan, Atatürk ve Masonluk, s:92, İstanbul-2008

5 Tamer Ayan, Atatürk ve Masonluk, s:159-160, İstanbul-2008

6 Tamer Ayan, Atatürk ve Masonluk, s:159-160, İstanbul-2008

7 Tamer Ayan, Atatürk ve Masonluk, s:159-161, İstanbul-2008

8Tamer Ayan, Atatürk ve Masonluk, Yurt Kitap Yayın-2008, s:189

9Bilal Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, 3. Cilt, Sayfa 96, TTK Yayını, 1979

10Tamer Ayan, Atatürk ve Masonluk, Yurt Kitap Yayın-2008, s:186

11Tamer Ayan, Atatürk ve Masonluk, Yurt Kitap Yayın-2008, s:188-189

12Tamer Ayan, Atatürk ve Masonluk, Yurt Kitap Yayın-2008, s:189

13Tamer Ayan, Atatürk ve Masonluk, Yurt Kitap Yayın-2008, s:189

14 Abdullah Büyükgözlü,http://www.nurdergi.com/guncel/turkiyedemasonluk.htm

15Tamer Ayan, Atatürk ve Masonluk, Yurt Kitap Yayın-2008, s:181

16Abdullah Burak, Atatürk Mason muydu?, http://www.8sutun.com//haber?id=38151,

17Tamer Ayan, Atatürk ve Masonluk, s:10, İstanbul-2008

18Tamer Ayan, Atatürk ve Masonluk, s:37, İstanbul-2008

19Abdullah Burak, Atatürk Mason muydu?, http://www.8sutun.com//haber?id=38151

20Tamer Ayan, Atatürk ve Masonluk, Yurt Kitap Yayın-2008, s:229-230

21Tamer Ayan, Atatürk ve Masonluk, s:340, Yurt Kitap Yayın-2008

22 İsa Tatlıcan, Atatürk Mason muydu?, http://www.isatatlican.com

23 Tamer Ayan, Atatürk ve Masonluk, s:249, Yurt Kitap Yayın-2008

24Necati Çavdar, Mason Tekkesi Şeyhini Arıyor, http://www.benimblog.com/NecatiCavdar

25Harun Özdemir, Yakın Tarihimizde İktidar Oyunları-3-, http://www.muvazene.com

26S. Zeki Çavdaroğlu, Ziya Gökalp ve Türk Musikisi,www.musikidergisi.net

27S. Zeki Çavdaroğlu, Ziya Gökalp ve Türk Musikisi,www.musikidergisi.net

28S. Zeki Çavdaroğlu, Ziya Gökalp ve Türk Musikisi,www.musikidergisi.net

29 İşte Ünlü Masonlar, Yeni Şafak, 12 Mayıs 2001

30 Ankara Üniversitesi Türk inkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, S 27-28, Mayıs-Kasım 2001, s. 288

31 Sırrı Yüksel Cebeci,”Ünlü Türkçü Gökalp’in Beyninde Kurşun Vardı”,Tercüman Gazetesi,25 Ekim 2004

32Ankara Üniversitesi Türk inkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, S 27-28, Mayıs-Kasım 2001, s. 289

33Taner Timur,Batı İdeolojisi, Irkçılık ve Ulusal Kimlik Sorunumuz, Yapıt, 5, 7-30.

34 Kemal H.Karpat,”Türk Demokrasi Tarihi”,Afa Yayıncılık,İstanbul/1996,s.62

35S.Zeki Çavdaroğlu, Ziya Gökalp ve Türk Musikisi,www.musikidergisi.net

36Harun Özdemir,Yakın Tarihimizde İktidar Oyunları -3-,www.muvazene.com

37Ali Ünal, Türk-Arap Karşıtlığının Ana sebep ve Kaynakları,Zaman, 12/04/2002

38Ayşe Hür,Pan Türkizmden, ırkçı Türkçülüğe, Taraf,9 Eylül 2008

39 Dr. Abdullah Cevdet(1869-l932) çıkarmış olduğu dergilerindeki yazılarıyla hayatı boyunca İslami değerlere hücum etti… En büyük hedefinin, “halk arasında dinin nüfuzunu kırmak” olduğunu söylüyordu. Ölüp de” cenazesi Ayasofya Camisi’ne getirildiğinde cemaat cenaze namazını kılmadı. Bunun üzerine cenazesinin götürülmek istendi. Cenaze arabası bulunmaması üzerine Fener Rum Patrikhanesi’nden bir cenaze arabası istendi. Haç işaretli bu cenaze arabasına konularak götürüldü.

40Reha Oğuz Türkkan,”M.K.Atatürk’ün Üzerimdeki Tesirleri”Yeni Türkiye 23-24,Eylül-Aralık/1998,s.700

41Yusuf Kerimoğlu,”Kelimeler Kavramlar”,İnkılâb Kitabevi,İstanbul/1983,s.21

42Taner Timur, Batı İdeolojisi, Irkçılık ve Ulusal Kimlik Sorunumuz, Yapıt, 5, 7-30.

43Taner Timur, Batı İdeolojisi, Irkçılık ve Ulusal Kimlik Sorunumuz, Yapıt, 5, 7-30.

44Prof. Dr. Fazıl Hüsnü Erdem, Ulusal Kimlik İfadesi Olarak Türk Vatandaşlığı Üzerine Kısa Bir Değerlendirme, Mavi Terazi Dergisi, Sayı: 4
45Ayşe Hür, Pan Türkizmden, ırkçı Türkçülüğe, Taraf, 9 Eylül 2008

46Ayşe Hür ,Pan Türkizmden, ırkçı Türkçülüğe, Taraf, 9 Eylül 2008

47Büsra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih – Türkiye’de “Resmi Tarih” Tezinin Olusumu (1929- 1937), 2. B., İstanbul, Afa Yayınları, 1996, s.12.

48 Kerem Dağlı, Milliyetçilik, Irkçılık ve “Türklük” KavramıMarksist Tutum dergisi, no: 35, Şubat 2008

49İkinci Tarih Kongresi Zabıtları, 1937, s. 85

50Taner Timur,Batı İdeolojisi, Irkçılık ve Ulusal Kimlik Sorunumuz, Yapıt, Haziran-Temmuz 1984, Sayı:5, sh:7-30.

51Taner Timur,Batı İdeolojisi, Irkçılık ve Ulusal Kimlik Sorunumuz, Yapıt, Haziran-Temmuz 1984, Sayı:5, sh:7-30

52 Mazhar Osman Uzman, Öjenik, CHP Konferanslar Serisi, Ankara, 1939, s. 5

53 Fahrettin Kerim Gökay, IrkHıfzısıhhasında Irsiyetin Rolü ve Nesli Tereddiden Koruma Çareleri, CHP Konferanslar Serisi, Ankara, 1940, s. 11

54 Ayşe Hür, Pan Türkizmden, ırkçı Türkçülüğe, Taraf, 9 Eylül 2008

55Sabetaycilik, Yahudilik Ve Türkçülük Üzerine Bir Kaç Söz, http://www.lekolin.org
56S.Zeki Çavdaroğlu, Ziya Gökalp ve Türk Musikisi,www.musikidergisi.net

57Hüseyin Hatemi,”Devrimler, Devlet Terörü ile Gerçekleştirildi” Aydınlar Konuşuyor“Türkçülüğün diğer kaynağı ise Müslümanlığı kabul edip Osmanlı Devleti’nde görev alan aslen Yahudi Polonya – Macaristan milliyetçileri ve onların devamı denebilecek Selanik merkezli “İslamsız Türkçüler”dir.,Yeni Asya Yayınları,İstanbul/1995,s.18

58Milliyet gazetesi, 31 Ocak 2005

59Yrd. Doç. Dr. Mustafa Aksoy, Munis Tekinalp (Moiz Kohen),http://www.turansam.org/makale.php?id=476

60Milliyet gazetesi, 31 Ocak 2005

61 Milliyet gazetesi, 31 Ocak 2005

62Oğuz Çetinoğlu, http://www.orienternet.de.

63Oğuz Çetinoğlu. http://www.orienternet.de.

64 Yıldız Davut Akpolat, Yeni Türkiye İdeolojisine Tekinalp’in Katkıları, Birikim Dergisi, 88. Sayı

65Tekin ALP(Moiz Kohen) , Kemalizm, s:5-6Cumhuriyet Matbaası, İstanbul-1936

66Tekin ALP(Moiz Kohen) , Kemalizm, s. 31, Cumhuriyet Matbaası, İstanbul-1936

67 Yrd.Doç. Dr. Mehmet ÖZDEN, Atatürk Döneminde Kemalist Metinler: A’râfda Bir Kemalizm: Tekin Alp ve Kemalizm (1936), Bilig Dergisi, Yaz / 2005 sayı 34, s:62,

68 Yrd.Doç. Dr. Mehmet ÖZDEN, Atatürk Döneminde Kemalist Metinler: A’râfda Bir Kemalizm: Tekin Alp ve Kemalizm (1936), Bilig Dergisi, Yaz / 2005 sayı 34, s:68

69Tekin ALP(Moiz Kohen) , Kemalizm, s:11-13, Cumhuriyet Matbaası, İstanbul-1936

70Tekin ALP(Moiz Kohen) , Kemalizm, s:17-18, Cumhuriyet Matbaası, İstanbul-1936

71Yrd.Doç. Dr. Mehmet ÖZDEN, Atatürk Döneminde Kemalist Metinler: A’râfda Bir Kemalizm: Tekin Alp ve Kemalizm (1936), Bilig Dergisi, Yaz / 2005 sayı 34, s:70

72 Moiz Kohen (Tekin Alp), Türk’ün Yeni Amentüsü, 1928

73Orhan Gökdemir, Türkçülüğün Kökenleri ya da Milli Türkçülüğe Giriş, Fabrika, Aralık 2005,

74Sabetaycilik, Yahudilik Ve Türkçülük Üzerine Bir Kaç Söz, http://www.lekolin.org

75Yalçın Küçük, Gizli Tarih, s.135

76Muzaffer Taşyürek, Kanayan Yara: Ortadoğu, Semerkand dergisi, 06/2001

77Sabetaycilik, Yahudilik Ve Türkçülük Üzerine Bir Kaç Söz, http://www.lekolin.org

78Harun Özdemir, Yakın Tarihimizde İktidar Oyunları-2-,www.muvazene.com

79Harun Özdemir, Kemalizm Nedir? Ne değildir?, http://www.muvazene.com

80Harun Özdemir, Yakın Tarihimizde İktidar Oyunları-2-,www.muvazene.com

  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: