Anasayfa > Ergenekon, Masonlar, Çerkesler > Masonlar, Ergenekon, Çerkesler -6-

Masonlar, Ergenekon, Çerkesler -6-


LOZAN GÖRÜŞMELERİ

İtilaf Devletleri, 28 Ekim 1922’de TBMM Hükümetini, Lozan’da toplanacak olan barış konferansına davet ettiler.

Mustafa Kemal, Lozan’a baş temsilci olarak İsmet Paşa’nın (mason) gönderilmesini uygun buldu. Bunun üzerine İsmet Paşa Dışişleri Bakanlığına getirildi ve çalışmalar hızlandırıldı.

TÜRK DELEGASYONU SABATAYCILARIN KONTROLÜNDE

Ancak burada Lozan konusuna girmeden önce kısa bir geriye dönüş yapmamız gerekiyor. “1774’te Küçük Kaynarca Antlaşması görüşmelerinde dile gelen “Hasta adam” tanımlaması, 1876’dan sonra “ölmekte olan adam”a dönüşür… Dünya kamuoyu, Osmanlı Devleti’nin hızla Anadolu merkezli ulusal bir devlete doğru gittiğini tartışmaktadır. Yeni devletin yönetim modeli, ideolojisi, sınırları, ekonomi politikası, dinlere bakışı… genel olarak belirmeye başlamıştır.

Osmanlı Devleti’nin geleceğini iyi görmeyen Sabetaycılar bu ortamdan çıkış yolu ararlar. Sonunda batı tipi okulların önemini keşfederler ve açtıkları okullarda cemaati hızla eğitmeye başlarlar. Bu şekilde Sabetaycılar yeni kuşakları Batı’daki gelişmeleri izleyebilecek şekilde eğiterek Osmanlı Devleti’nin geleceğine yatırım yaparlar.

Mason Localarının özellikle İtalya ve Fransa’daki Maşriki Azamlık arşivlerine bakıldığında, loca üstadlarının ve sefirliklerin de yakından izlediği Sabetaycılar, İttihatçılarla başlayan yükselişlerini Lozan‘da iyi bir noktaya getirirler ve antlaşmanın yürütücü kadrosu olmayı başarırlar.

Bu noktayı gözden kaçıranlar, Sabetaycıların Türkiye Cumhuriyeti’nde elde ettikleri ayrıcalığı kavrayamazlar ve hatta milli mücadelenin ünlü paşaları arasındaki anlaşmazlıklara da bir anlam veremezler… ”1

Bu arada saltanatın kaldırılmasından ve VI. Mehmet’in (Padişah Vahdettin) İstanbul’dan ayrılmasından sonra Lozan görüşmelerinden iki gün önce TBMM 18 Kasım 1922’de Abdülmecit Efendi’yi halife olarak seçmişti.

Lozan görüşmeleri 20 Kasım 1922’de başladı.2Baş temsilcinin İsmet Paşa olduğunu yukarıda belirttik. Heyettekiöteki murahhaslar Rıza Nur (mason e.k.) ile Hasan Saka (mason e.k.) idi.

Hasan Saka maliye uzmanı olarak katıldı ama maliyeden anlamazdı. Reşit Saffet Atabinen (mason e.k.) kâtipti, görevini hiç yapmamıştır.3

“Danışmanlar da Münir Ertegün (dönme/Mason e.k.), Zekai Apaydın, Mustafa Şeref Özkan, Veli Saltık, Prof. Tahir Taner (Mason e.k.), Şükrü Kaya (Mason e.k.), Senüyiddin Başak, Dr. Nihat Reşat Belker, Yahya Kemal Beyatlı, Ruşen Eşref Ünaydın (mason e.k.), Nusret Metya, Şevket Doğruer, Hüseyin Pektaş (Robert Kolej öğretmeni-Bektaşi e.k.), Cavit Bey (İttihatçı maliye bakanı-Sabataycı/mason e.k.), Fuat Ağralı, Hikmet Bayur, Şefik Bekman, Zühtü İnhan (Mason e.k.) idi.

İlk toplantıya İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Fransız Başbakanı Puancare ve İtalya Başbakanı Mussolini katıldı. Ayrıca İngiltere, Fransa, İtalya, Amerika, Yunanistan, Romanya, Sırbistan temsilcileri de vardı.

Ayrıca danışmanlar getirmişlerdi. Bu temsilciler arasında İtalya adına görev yapan Yahudi Metr Salem de vardı. Bu Metr Salem Osmanlı’da Talat Paşa’nın has adamı iken, şimdi karşımıza geçmişti.

1900’lerde Osmanlı Yahudileri ve Selanik dönmeleri gizlice İtalyan tâbiyetine girerler, başları sıkışınca da İtalyanlar onları kurtarırdı.

Abdülhamid’e hâlledildiğini tebliğ edenlerden Emanuel Karasu, Metr Salem de öyle idi. Şimdi Metr Salem’in maskesi düşmüş, İtalyanlar’a açıktan hizmet ediyordu.

Ayrıca görüşmeleri takip eden Gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın (dönme/mason e.k.), Kızılay Başkanı Hamit Hasancan da oradaydı. Bunlar gayr-ı resmî olarak, Türk heyetini Batılılar lehine etkilemeye çalışmışlardır.

Türk Heyeti Lozan’a tamamen hazırlıksız gitmişti.(…) Ellerine hiç bir dosya verilmemişti!.. Bütün verilen, “10 maddelik bir Bakanlar Kurulu talimatı” idi!.. Bir tek kâğıt parçasına İsmet Paşa tarafından yazılmıştı. Kemal Tahir bu hazırlıksız gidişi, ağır şekilde eleştirir…”4

Lozan delegasyonundan Rıza Nur durumlarını şöyle anlatıyor:

“Bizde ne bir hazırlık var, ne bir dosya var. Hiçbir şey yok. Lord Curzon gibi bir takım resmî diplomatlar burada. Bunların mükemmel dosyaları vardır. Ne yapacağız!.. Heyet-i Vekile bize giderken bir içtimada avuç içi kadar kâğıda sığan bir tâlimat verdi. Mustafa Kemal, İsmet ile beni bir kenara çekti ve dedi ki: “Esaslarınız budur, baktınız ki hatta (…) alamıyorsunuz, sözlerinden dönüyorlar, uğraşmayın, (…)sulhu yapın, icap ederse, (…)hiç uğraşmayın!”

Mustafa Kemal’in şifahî direktifi bu idi, hayret ettim. (…) Bu adamın fikri ne idi? Bilmem! Galiba ne olursa olsun, sulh istiyordu.”5

LOZAN’A DAMGASINI VURAN ADAM: HAYİM NAHUM

Türk heyetinin hiçbir hazırlık yapmadan gittiği Lozan’ın en önemli aktörlerinden biri hiç şüphesiz ki Osmanlı ülkesinin baş hahamı Hayim Nahum’dur.

“Hayim Nahum isimli müthiş şahıs aslen Manisalıdır; korkunç bir Yahudi dehasına sahiptir, bir aralık Paris’te de hahambaşılık etmiştir.

Hahambaşının sahneye çıkışı, Yahudi metodunun en korkuncuyla, Amerika’ya gitmek ve orada üniversite üniversite dolaşarak Türkler lehinde (!) konferans vermek suretiyle başladı. Böylece, daha evvel Ermeniler tarafından zehirlenmiş bulunan Amerikan umumî efkârı, Hayim Nahum gibi bir Yahudilik otoritesinin lehteki propagandasıyla düzelmeğe başlıyor ve hâdise Türkiye’de görülmemiş bir hayret, hassasiyet ve minnet uyandırıyordu.

Hayim Nahum, bir eşine âlemde rastlanmamış bir “suret-i hak” tertibiyle Türk milletini göklere çıkarıyor, istiklâlin bu tarihî millete ait en tabiî hak olduğunu bildiriyor, medeniyet âleminde Türkün parlak mevkiinden bahsediyordu. Halbuki bu şefkat ve himaye maskesinin altında, Türkün maddî vücudunu serbest bırakıp kalbini ve onun merkezindeki ruhunu yiyecek kanlı sırtlan dişleri pırıldıyor, fakat henüz kimse bunu fark edemiyordu. Hahambaşı Hayim Nahum, Amerika’ya hareketinden evvel, Beyoğlu’nda, Tünelin yukarısında BENEBERİT isimli Mason karargâhında, tam bir Yahudi genekurmayı olan bu yerde, Alber Karasu, Nesim Mazilya, dişçi Sami Günzberg, fotoğrafçı Vaynberg gibi, Türkiyedeki gizli Yahudilik hükümetini teşkil eden insanlara şöyle demişti:

– ‘Gayelerimizin üçü de istihsal olunmuştur. Sıra dördüncüsüne gelmiştir.6 Bunun için de en mükemmel bir fırsat doğmuştur. İşte Anadolu’da millî bir Türk mukavemeti peydahlanmış ve ilk neticeyi almış bulunuyor. Bu hareketin başındaki zat, bizim, bütün şahsî fikir ve temayüllerini tanıdığımız bir kimsedir. Son derece ileri görüşlü, ananeye zıt kafalı bir zattır. Ruhunda, garp medeniyetine karşı çözülmez rabıta ukdeleri vardır. Fevkalâde tesir ve telkin kabiliyetindedir. Türk milleti gibi uysal bir kitleye her türlü yenilikleri sindirecek bir şef olmak kabiliyeti yalnız bu zattadır. İşte bizim de plânımız, şimdi, bu müstesna kabiliyet ve istidatları vaat eden zata, İslâm birlik ve şuurunu çözdürmek olmalıdır. Bu ân, Türkiye’de din hâkimiyet ve timsalini yıktırmak için en bulunmaz tarihi fırsat dakikasıdır.”

Âzasını teker teker saydığımız ve bilâhere biri rejimin alâyiş fotoğrafçılığını, öbürü de rejim şefinin dişçiliğini yapan iki malûm şahısla beraber Yahudi meclisi, bu fikirlere tamamen iştirak etmiş, aralarında gerekli bütün plânlar tespit olunmuş ve bunun üzerinedir ki, Hayim Nahum isimli zata Amerika seferi düşmüştür. Fakat hâdiseden, tertibattan, görüşülen şeylerden ve alınan kararlardan hiç kimsenin, hattâ bahis mevzuu büyük zatın da haberi olmamıştır. Böylece Hayim Nahum, bir gölge gibi sinsi, vapura bindiği gibi Amerika’ya çekip gitmiştir.

Hayim Nahum, her şeyden evvel Amerika’daki Yahudilik merkezleriyle temas edip bunların mütalâa, tasvip ve himayesini temin ettikten sonra, daha evvel bildirdiğimiz, Türkiye lehindeki konferanslar serisine geçmiştir. Ve işte bu harikulâde melek haslet(!) ve Türk dostu(!) zatın beklenmedik propagandaları üzerinedir ki, Hayim Nahum ismi, Türk matbuatının minnet ve şükranla baş köşesine geçirilmeğe başlanmıştır.

Hayim Nahum, Amerika’da işini bitirir bitirmez, plân icabı, hemen Londra’ya geçti ve aynı propagandaya orada da devam etti.

Fakat iş kuru bir propaganda ile bitecek soydan değildi. Propaganda, ancak zemini hazırlayabilirdi. Bu zemine atılacak temel için bir devlet eli lâzımdı. Hayim Nahum ise bu devlet elini, daha plânının en başında hesaba katmıştı.

Hayim Nahum, Londra’da Lord Curzon ile temas aradı ve temin etti. O zaman ki, İngiliz politikasının nâzımı mevkiinde bulunan bu Lord, nesebinin bir tarafıyla Yahudi idi. Hahambaşı, dâvayı aynen kabul etmek için bütün şartlara malik bulunan Lord’u, ancak Türkiye’ye bazı ivazlar (bedeller e.k.) vermek ve istiklâlini kabul etmek mukabilinde ona İslâmiyet’e arka döndürtmenin mümkün olacağı mevzuunda ikna etti. Böylece Türkiye’de, İslâm âlemi üzerinde nüfuz ve ehemmiyet ifade edecek hiçbir vasıf kalmayacaktı. Hayim Nahum, İngiliz Lordu’na, milyarlarca Sterling ve yüz binlerce insan feda ederek elde edilemiyecek bir kazancı, basit ve bedava bir formülle takdim ediyordu. Hayim Nahum’un son sözü şu oldu:

– Türkiyenin mülkî tamamiyetini kabul ediniz; onlara, ben, İslâmiyet temsilciliğini attırmayı kabul ve taahhüt ediyorum!

Lord Curzon, Hahambaşının bu teklifi karşısında o kadar heyecana düştü ki, bir İngiliz politikacısına yakışmayacak bir tarzda hislerini belli eden bir taşkınlık gösterdi, elini hararetle uzatıp teklifi kabul ve Hayim Nahum’u tebrik etti.

Bunun üzerine Hayim Nahum, derhal koşar adımla Lozan’ın yolunu tuttu.

İsmet Paşa Lozan’daydı ve o güne kadar hemen her devletle anlaşmış olduğu halde bir türlü İngilizlerle anlaşmanın çaresini bulamamıştı. Şüphesizdir ki, Ankara’yla beraber hiç bir tertipten haberdar değildi.”7

Lozan’da ismi resmi listelerde görünmeyen, Osmanlı Yahudilerinin Başhahamı olan bu zatı İsmet Paşagayri resmi danışman olarak yanına alır.

Peki nereden tanıyordu onu?

İsmet Paşa Harbiye’nin Topçu sınıfında okurken, Hayim Nahum onun Fransızca öğretmeniymiş.8

“İSMET YAHUDİNİN DOLABINA GİRDİ”

Lozan görüşmelerine katılanlardan Dr. Rıza Nur, “Hayat ve Hatıratım” adlı eserinde onun müdahalelerinden şöyle söz ediyor:

“Bir müddettir İstanbul eski hahambaşı Nahum bizim otelde görülmeğe başladı. Baktım bir gün İsmet’le görüşüyor. Ne yapmış, kimi vasıta yapmış bilmem. İsmet’e yanaşmış. Yaman Yahudi!.. Artık İsmet’ten ayrılmıyor. Yemek zamanını biliyor ya, asansörün yanında bekliyor. Derhal İsmet’in koltuğuna giriyor, belinden yakalıyor. O da onun. İsmet’i lüzumu yokken holde dolaştırıyor. Sonra yemek salonunda, İsmet’le şakalaşıyor, gülüyor. Anlaşılıyor ki, herkese: “İsmet benim samimi, teklifsiz arkadaşımdır.” diye göstermek istiyor ve gösteriyor. Nihayet bütün Yahudi sırnaşıklığı (yapışkanlığı) ile yanaştı. İsmet’in yakasını bırakmıyor. Şimdi odasından da çıkmıyor. İsmet bunu müşavir tayin etti. Yevmiye vermeye de başlamış. Bana da söylemiyor. Heyet-i murahhasa çiftliktir, kullanıyor. Ne diye kandırdı da bilmem, bu sadedil (saf) İsmet, Yahudi’nin dolabına girdi.”9

Lozan da, “Osmanlı borçları, Türk – Yunan sınırı, boğazlar, Musul, azınlıklar ve kapütülasyonlar üzerinde uzun görüşmeler yapıldı. Ancak kapütülasyonların kaldırılması, İstanbul’un boşaltılması ve Musul konularında anlaşma sağlanamamıştı. Temel konularda tarafların tavize yanaşmaması ve önemli görüş ayrılıkları çıkması üzerine 4 Şubat 1923’te görüşmeler kesildi.”10

“TÜRKİYE İSLAMLA ALAKASINI KESSİN”

“Görüşmelere ara verilirken İngiliz murahhas heyeti reisi Lord Curzon nihayet baklayı ağzından çıkarır ve en mânidar sözünü söyler. Der ki:
‘Türkiye İslâmî alâkasını ve İslâmı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur ve Hıristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanır; biz de kendisine dilediğini veririz.’
Lozan’da Türk murahhas heyeti başkanı bulunan ve henüz hakikî kasıtları anlayamayan İsmet Paşa, bir aralık bütün Hıristiyan emellerinin Türkiye’yi mazisindeki ruh ve mukaddesat kökünden ayırmak olduğunu sezdiği halde, şu gizli ivaz ve teminatı veriyor ve diyor ki:
‘Eskiden beri kökleşmiş ve köhne engellerden, yani an’ane-i İslâmiyetten kurtulmak hususunda Türk milletine beslediğimiz -yâni İsmet’in beslediği- kat’i azim inkâr edilemez bir delildir.’

Harfi harfine iktibas ettiğimiz bu sözlerle, Türk baş murahhasının, yâni İsmet’in, eskiden kökleşmiş ve köhne olmuş engellerden kurtulmak hususunda Türk milletine beslediği kat’î azimle ne kast ettiğini ve bunu hangi maksat altında İslâmiyet düşmanlarına ivaz diye takdim ettiğini sormak lâzımdır.”11

RAUF ORBAY:”HALİFELİĞİN KALDIRILMASINI İSMET’E NAHUM KABUL ETTİRDİ”

Lozan görüşmeleri esnasında Türkiye’de başvekil (başbakan) olan Rauf Orbay’ın belirttiğine göre hahambaşı Hayim Nahum İngilizler adına İsmet Paşa ile görüşmüş ve gizli pazarlıklarla halifeliğin kaldırılmasını kabul ettirmişti. Rauf Orbay bu konuyla ilgili olarak Feridun Kandemir’e şunları söylemişti:

“İsmet Paşa, anlaşıldığına göre, Lozan’da İngilizlerle bir çeşit gizli arabuluculuk rolü oynayan İstanbul Yahudi Hahambaşı Haim Nahum Efendi’nin telkinleriyle, hilafetin artık ne şekilde olursa olsun Türkiye’de devamına müsaade edilmeyip derhal kaldırılması fikrini tamamıyla benimsemiş bulunuyordu.

Peki, ya dört-beş ay önceki hilafete bağlılık hatta hilafetin kuvvetlendirilmesi düşünce ve kanaati ve bu yoldaki kat’i ifadeler, ve İslam âlemine bunun duyurulması hususundaki telaş ve heyecan ne olmuştu?” 12

Lozan’da İsmet Paşa’nın yanından ayrılmayan Nahum efendi, görüşmelere verilen ara sonrasında Mustafa Kemal ile İzmir İktisat Kongresi esnasında (17 Şubat 1923) görüşerek, Lord Curzon’un görüşmelerin sonunda serdettiği “Ancak hilafetin kaldırılması ile sulhün mümkün olabileceği” mesajını kendisine iletir.

Bu andan itibaren Mustafa Kemal’in tavrı değişir.

Halbuki Lozan görüşmelerinin yapıldığı günlerde Mustafa Kemal, Anadolu’da yaptığı konuşmalarda hilafet müessesesinin korunacağını ifade ediyordu. İşte bugünlerde Ankara’daki Meclis-i Mebusan’da (Mebuslar Meclisi’nde) yaptığı konuşmada söyledikleri:

“Türkiye’nin vazifesi makam-ı hilafeti kurtarmaktır. Bu bizim için bir davayı mahsustur (özel davadır). Bunu makam-ı hilafet olarak nihayetine kadar göstermek ve onun kurtarılmasına çalışmak bizim için hayırlı bir davadır. Bizim için bu dava Âlem-i İslam nazarında fevkalade takviye eden bir meseledir. Bunu sarsmak doğru değildir.”13

02. 11. 1922 tarihinde Bursa’da, Le Petit Parisien Muhabirine verdiği demeçte de, ”Hilâfeti muhafaza edeceğiz. Şu şartla ki, Büyük Millet Meclisi ve millet, hilâfetin dayanacağı bir mesnet ve kuvvet olacaktır.“ ve ” Esasen bu mesele yalnız Türkiye’ye ait olmayıp bütün islâm alemini ilgilendiren bir meseledir.”14 derken;

18.01.1923 tarihinde İzmit halkıyla konuşmasında “Bütün İslâm aleminin gerçek kurtuluşuna kadar varlığını korumayı görev bildiğimiz hilâfet makamı Türkiye Devleti’nin ne istiklâli, ne idaresi ve ne de hakimiyeti ile zıtlık teşkil etmez.”15 diyordu.

7 Şubat 1923’te İzmir’e giderken Balıkesir Zağanos Paşa Camii minberine çıkarak cemaate hutbe irad eden Mustafa Kemal, Hayim Nahum’la 17 Şubat’ta yaptığı görüşmeden ve Lord Curzon’un mesajını aldıktan sonra tamamen hilafet müessesesinin aleyhine dönmüştür.

“DİN ÖLDÜRÜLECEKTİR”

Mustafa Kemal, İzmir’de Hayim Nahum’la görüşüp, İzmir İktisat Kongresi’nin açılışını yaptıktan sonra Ankara’ya dönmek üzere yola çıkar. Bu tarihte İnönü de Lozan’dan yola çıkmıştır. Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’su o günleri şöyle yazıyor:

“Konferansın birinci bölümünde Türk baş murahhası, bizzat karar vermek vaziyetinde olmadığı ve durumu büyüğüne, yani Mustafa Kemal’e bildirmek zorunda olduğu için, memlekete dönüyor; kendisini Haydarpaşa’dan Ankara’ya götüren tren, devlet reisini (Mustafa Kemal) İzmir’den Ankara’ya götüren trenle Eskişehir’de buluşuyor (18 Şubat 1923 e.k.). Bir arada ve baş başa seyahat… Sonra Ankara’da gizli meclis toplantıları (27 Şubat 1923 e.k.)… Fakat esas meselelerde daima baş başa. Mustafa Kemal ile İsmet’in beraber içtimaları ve karar: “Din öldürülecektir.”16

” … Artık herşey Türkiye hesabına çantada hazırdır. Yani dini terk için her şey yapılacaktır. Yeni hizbin (Kemalizm ve İsmet hükûmeti), bundan böyle bu millette İslâmiyeti katletmek prensibiyle hareket etmekte, hasım dünyanın kumandanlarından, yani düşman ehl-i salip (haçlı e.k) kumandanlarından daha hevesli olduğunun örneklerini vereceği ve bilhassa hudut dışı değil de, hudut içi ve millî irade yaftası altında çalışacağı şüpheden varestedir.”17

İzmir İktisat Kongresi yeni Turkiye Cumhuriyeti için bir dönüm noktasıdır. Ali İhsan Sabis bu görüşmeden sonra yorgun olduğu gerekçesi ile askerlerin de terhis edildiğini yazar. 18
Taraflar arasında karşılıklı verilen tavizler ile 23 Nisan 1923’te tekrar başlayan görüşmeler 24 Temmuz 1923’e kadar devam etmiş ve bu tarihte Lozan Barış Antlaşmasının imzalanması ile sonuçlanmıştır.

“SEVR’İN ADI DEĞİŞTİ LOZAN OLDU”

“Lozan mutlak hezimettir” diyerek iki cilt kitap yazan Kadir Mısıroğlu şunları söylüyor. “Musul-Kerkük ve Süleymaniye`yi Lozan`da kaybedilenler arasında gösteriyoruz, ancak; aslında 1926 yılında Ankara Anlaşması`yla kaybedildi. Konuya ilişkin Lozan`da lehte ve aleyhte bir karar alınmadı, muallakta bırakıldı. Daha sonra İngiliz ve Türk taraflarının ikili görüşmeleri neticesinde Ankara Antlaşması ile dönemin Irak manda idaresine bırakıldı. (..) Lozan Antlaşması`nın 16. Maddesi`nde, `Unutulmuş bir arazi, yer ve ada varsa Türkiye onun üzerinde hak iddia edemez` denilmektedir. Bu maddeyle Türkiye, Ege`deki 2000 adayı kaybetmiştir. Lozan bir imparatorluğun yağmasıdır. Türk’ün şahsında İslâm’dan intikam alınarak, bütün bir İslâm dünyasının başsız bırakılmasıdır.” 19

“MUSUL MUSTAFA KEMAL’İN KARARIYLA İNGİLİZLER’E GEÇTİ”

(Burada bir parantez açarak biraz ileriki yıllara uzanıp Musul’un nasıl elden çıktığına bakmakta fayda var. Bakalım ki, T.C.’nin mason kadrolarının, Lozan yağmacılarının heybelerini nasıl elleriyle doldurduklarını görelim.

“1927 yılında İngilizlerin Irak’taki Baba Gürgür petrol kuyularından gümbür gümbür petrol fışkırmaya başlayınca bizi bir yıl önce kandırdıkları ayan beyan hale gelmişti. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, kurt İngiliz diplomatların blöfünü yutmuş, Musul petrollerini onların tahmininden de ucuza kapatmıştı. Ancak anlaşmanın üzerinden kısa bir süre geçtikten sonra petrolden “hisse” değil de, gelirden “kâr payı” almanın korkunç tuzağına düştüğümüz görülünce içeride homurtular da yükselmeye başlayacak ve bugüne kadar devam edecektir.
İşte Lozan’ın eksik bıraktığı maddelerden birisi daha karşımızdaydı. İttihatçılardan başlayarak göz göre göre bir dizi hata işlemiş ve sonuçta Musul sözde Irak’a dahil edilmiş, böylece güney sınırlarımızı kesinleştirmiştik.
Sultan II. Abdülhamid’in petrol sahasını ailesinin şahsi mülkü haline getirmek suretiyle “bir işgal durumunda kurtarma çarelerine başvurmasına” karşılık, İttihatçılar bu statüyü değiştirerek petrol sahasını hanedanın şahsî mülkü haline sokmuş, 1924’te ise hanedan yurtdışına çıkarılırken vatandaşlıktan da çıkartılınca Türkiye’nin elinde hiçbir kozu kalmamıştı. Öyle ya, kendi kanunumuzla vatandaşlıktan çıkardığımız hanedanın petrol sahalarındaki emlakinin hakkını nasıl savunacaktık?

En son olarak da uluslararası bir araştırma komisyonunun 1925 yılında Birleşmiş Milletler’e verdiği raporda “Türkiye Musul üzerindeki hukukî haklarından vazgeçmedikçe Musul’un bir başka devlete verilmesi imkânsızdır” demesine rağmen, yani Musul üzerindeki hakkımız tarafsız bir komisyonca da teslim edildiği halde elimizdeki kozları yeterince değerlendiremeden görüşmeleri sonuçlandırmıştık.

Artık Musul da, petroller de sözde Irak’ın, gerçekteyse İngiliz ve sonra da Amerikan petrol şirketlerinin kasalarını dolduran yağlı payı olmuş, kuyulardan gürül gürül çekilen petrolün kasalara akıttığı altınların şakırtısı ta Ankara’dan duyulur olmuştu. Türkiye’de meydana gelen her homurtuya içeride bir karışıklık çıkararak cevap veren emperyalizm, bu defa da Nasturi ayaklanmasına başvurmuş, güneydoğu sınırımızda yeni çıban başları icat etmeye koyulmuştu.
Henüz ikinci yaşına basmış bulunan Türkiye Cumhuriyeti, isyanı bastırmak için General Cevad Çobanlı’nın emrindeki Yedinci Kolordu’yu Diyarbakır’daki birliklerle de takviye ederek bölgeye sevk etmiş, hemen hemen tam mevcutlu bir ordu haline getirmişti. Operasyonun başına da Kurtuluş Savaşı’nın unutulmaz komutanlarından CaferTayyarEğilmez getirilmişti. Gören görüyordu. Bu tam tekmil ordu, herhalde sadece sınırlarımızın içinde bulunan bir avuç Nasturi isyancıyı bastırmak için düzenlenmiş değildi. Hedef daha büyüktü. İsyan bahane edilerek ve bir oldu bittiye getirilerek Musul’a kadar sarkılacaktı. Fırsat bu fırsattı. (…)Yedinci Ordu, Nasturi harekâtını büyük bir hızla tamamladı. Tamamlamakla kalmadı, sınırı geçerek Musul’a kadar sarktı.
Tabii harekâta şiddetli bir tepki veren İngiltere, Ankara’ya Musul’un derhal boşaltılması için sert bir nota verdi. Notalar birbirini kovalıyordu. İlkin bu tepkileri duymazdan gelen Ankara, işin ciddileşmekte olduğunu anlayınca CaferTayyarPaşa’ya Musul’u boşaltması emrini verdi. CaferTayyarPaşa, Raif Karadağ’a (Petrol Fırtınası, 1979, s. 209) bizzat anlattığı hatıralarında Ankara’dan gelen emirden şoke olduğunu belirtmiştir. Paşa, ‘bu fırsat bir daha ele geçmez’ deyip ısrarla Musul’da kalmak istiyor, Ankara’ya çektiği cevabî telgraflarında İngilizlerin başının belada olduğunu, bizimle uğraşamayacaklarını, notalarının da blöften ibaret olduğunu boşu boşuna haykırıyordu.
İngilizler gerçekten de blöf mü yapıyorlardı? Gerçekten de Irak’ta Araplara verdiği bağımsızlık sözünü tutmayan (ne ilginçtir ki, tutmayacağını bir tek Iraklılar bilmiyordu) İngiltere’ye karşı milliyetçi bir tepki dalgası yükselmekteydi. Kandırılmış Irak halkının İngiltere’ye güveni azalmıştı ve İngiltere, böyle sıkışık bir konumda Türkiye’ye açacağı savaşın nelere mal olacağını gayet iyi biliyordu.
Bu durumu içeriden teşhis eden CaferTayyarPaşa telgraflara direniyor, birliklerini inatla geri çekmek istemiyordu. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa kendisini bizzat Ankara’ya çağırdı. Uzun müzakerelerden sonra birliklerin geri çekilmesine karar verilmişti. CaferTayyarPaşa’nın Raif Karadağ’a anlattığına göre, Mustafa Kemal Paşa’yla aralarında şiddetli tartışmalar geçmişti. Kendisi ‘Musul’un Türk olduğunda ısrar ediyor ve boşaltma yoluna gitmek istemiyordu. Gazi ise yeni kurulan devletin İngiltere’yle arasının açılmaması ve yeni badirelere sürüklenmemesi için Paşa’yı tahliye hususunda sıkıştırıyordu.’
Bu uzun ve çekişmeli geçen müzakereler sonucunda karar verilecek ve ancak geri çekilmeyi kabul etmeyen CaferTayyarPaşa görevinden alınarak Musul boşaltılabilecekti.”20)

Lozan’a İsmet İnönü’yle beraber katılan ve bir dönem bakanlık yapan Dr. Rıza Nur, “Lozan Türk zaferinin bedeli değildir. Eksiktir, noksandır, kusurludur. Oluk gibi akan Türk kanı ve zafere bağlanan Türk ümidinin karşılığı olmamıştır.”21diyor.

“Rıza Nur eserlerinde ayrıca, Lozan’daki heyetle birlikte iken Atatürk ve İsmet İnönü arasında -kendisi de heyette olduğu halde içeriğini bilmediği-çok gizli telgraf yazışmaları olduğunu, bunların Lozan’daki bazı önemli kayıplarımızı ve Lozan’ın gizli kalmış yönlerini de açıklayabileceğini öne sürmektedir.”22

“LOZAN’IN GİZLİ MADDELERİ?”

“İçinde bir çok Yahudi’nin olduğu İttihat ve Terakki’nin 1907 yılında aldığı kararları Lozan fiilen hayata geçirmiş ve İslâmî yaşayışa, İslâmî anlayışa büyük bir darbe vurulmuştur. Lozan’ın bazı maddeleri gizlidir. Ek 17. maddenin bilhassa gizli madde olarak İslâm aleyhine olduğu artık bilinmektedir.

Özellikle Ek 17. maddenin sır olarak kalmasının ve açıklanmamasının sebebi İsmet İnönü’dür. İnönü Türkiye’de İslâmî anlayışın yok edilip öldürülmesi sözünü vermiş olabilir. Ve İnönü’nün talebiyle bu gizlilik hala sürmektedir. Özellikle Devrim adı altında yapılan değişiklikler bu taahhüdün doğru olduğunu göstermektedir.”23

“Lozan muahedesi imzalandıktan sonra İngiltere’de Avam kamarasında muhalifler Lord Curzon’a “Türkler’in istiklalini neden tanıdın” diye hakaretlere varan ifadeler kullanmışlardır. Lord Curzon kürsüye gelerek: “Siz yanılıyorsunuz. İşte asıl bundan sonra Türkler bittiler. Bir daha eski güçlü günlerine kesinlikle kavuşamayacaklardır. Zira biz onları (Türkleri) Lozan anlaşması ile ruhen, imanen öldürdük. Türkler İslâm’dan uzaklaştırılacaklar. Bunun için İsmet İnönü bize söz verdi”24 demiştir.

Nitekim yıllar sonra Siyasal Bilgiler Dergisi’nde yayınlanan bir yazısında İnönü, “Avrupalılar kendilerine verdiğimiz sözü tutamayacağımızı zannettiler”25 diyebilmiştir.

Dr. Rıza Nur’un (Lozan’ın ikinci murahhas üyesi) şu sözü manidardır: “Lozan’da Türkiye’nin dokuz yüz yıllık (Selçuklu ve Osmanlı) hesabını bitirip tasfiyesini yaptık.”26

“Doğrusu Trakya için zahmet çekmedik, kolay aldık, sadece Dimetoka’yı boşuna kaybettik. Fakat İsmet Lozan’da Musul için daima bana:

– ‘Canım, gel şunu bırakalım da, sulh yapalım’ der beni zorlardı.

– ‘Olmaz, bütün mukavemetleri yapalım.’ derdim.

o

‘Canım, sonra boca ederiz, sulhu kaçırırız’ derdi. Boca onun tâbiridir. Ne yapsın efendisinin emrini icra ediyor. İhtimal İngilizler, Trakya ve İstanbul için de Musul gibi yapsalardı onları da vermek isteyecekti. Bereket versin İngilizler bunlara hiç itiraz etmediler.”27

Yücel Hacaloğlu Lozan’ı şöyle değerlendiriyor:

“ – Kıbrıs, kati olarak Lozan’da İngiltere’ye verilmiştir. Musul ve Kerkük Misak-İ Milli’ye dahil olduğu halde alınmamıştır. Yunanistan’ın Anadolu’da icra eylediği zulüm yanına kâr kalmış. Hesap sorulmamıştır.

– Yüzde 68’i Türk ve Müslüman olan Batı Trakya’da plebisite (halk oylamasına) gidilmesi temin edilememiştir.

Hatay ve havalisi (Antakya dahil) tamamen Türklerle meskun olduğu halde Fransızlara peşkeş çekilmiş, bilahare Antakya’yı kurtarmak mümkün olmuştur.” 28

“LOZAN’DA İSLAMLA HESAPLAŞILDI”

“(Lozan imzalanıp yurda dönüldükten sonra) Müslüman gruplar en ufak ve meşru dini davranışlarında şiddetli cezalara çarptırılmış ve susturulmuştur. İnönü ve ekibi İslâm ve onun masum taraftarlarını çok ağır baskılara maruz bırakırken, Hıristiyanlar ayinlerini, gulgulelerini sokaklara taşıdıklarında (hoş görmüş) kimse ses çıkarmamıştır.”29

“Karabekir’in hatıralarında belirttiğine göre Nahum Batılı ülkelere ‘Türklerin İslami bünyesini değiştirerek onların Protestanlığı kabul etmelerinin kolaylaştırılacağını’ anlatmıştır.

Gerçekten de Lozan sonrası gelişmeler çok ilginçtir. Batılılara ve azınlıklara bir cok imtiyazlar verilirken, okullardaki İslam tarihi, Osmanlı tarihi kaldırılarak Yunan Medeniyeti tarihi konmuş, Maarif Vekaleti Batı klasiklerini tercüme ettirerek, ardından ders kitaplarını Yunan ve Batı düşüncesi doğrultusunda yenileyerek bu emele hizmet edilmiştir.”30

Peki niçin millet manevi değerlerinden uzaklaştırmaya çalışılıyordu?

Bu sorunun cevabını Necip Fazıl şöyle veriyor: “Gizli Yahudi kurmaylar emrindeki Avrupa’nın politikası şu ince (döviz-düsturla) ifade olunabilir: Yabancı medeniyetleri garba özendirip kendi kendilerinden uzaklaştırmak; böylece onların, başkalarını kendilerine benzetmesi tehlikesine mâni olmak; maksat yerine gelince de gerçek terakkinin işte bu olduğu medihleriyle pohpohlamak ve mukabil millî cereyanları irtica, gerilik damgası altında suçlandırmak…

Garbın işte bu plânı, bir Yahudi buluşuyla ve Türk milletinin en nazik ânında, hikâyesini arz ettiğimiz şekilde işlemiş ve sene 1923’ten itibaren sular işbu noktadan akmaya başlamıştır. Yarının tarihçisi bu hakikati görecek.”31

“MİSAK-I MİLLİ SÖZDE KALDI”

“Misak-ı Milli ABD Başkanı Wilson’un ilkelerine dayanarak Arapların kendi kaderlerini belirlemeleri tezini savunuyordu. Fakat sonradan bir el Misak-ı Milli metninde ufak bir ‘rötuş’ yapmıştır. 1. maddenin Mebusan Meclisi’nde kabul edilen asıl şeklinde ”Mondoros Mütarekesi hattının “içi ve dışında” aralarında din ve amaç birliği bulunan ve birbirlerine saygılı ve özverili Osmanlı-İslam çoğunluğun yaşadığı toprakların bölünmesi kabul edilemez” denilmekteydi. Sonradan Yeni Dünya Düzeni’ni tehdit eder gözüken, belki de Osmanlı yayılmacılığını hatırlatan “dışında” (haricinde) kelimesi metinden jiletle temizlendi (inanmazsanız inkılap tarihi kitaplarınıza bakın).
Sonuçta Misak-ı Milli hedeflerine tam olarak varılamadan Lozan’da masaya oturuldu. Ancak biz Lozan’ın hemen yalnız Türkiye sınırları içindeki kısmıyla ilgilendiğimiz içindir ki, yüzyıllar boyu yönettiğimiz toprakları nasıl bir çırpıda bıraktığımızın hesaplaşmasını henüz yapmış değilizdir.
Mesela Filistin toprakları için Lozan’da ne yapılmıştır?

Hiç…

Hatta görüşmeler sırasında Filistinli kardeşlerimiz TBMM kapısında günlerce, ‘Bizi İngiliz kurtlarına teslim etmeyin’ diye yalvar yakar dolaşmışlardı. Aldıkları cevap, önce oyalama, sonra da kendi başınızın çaresine bakın, olmuştu.
TBMM her ne kadar Misak-ı Millî’ye Arap halklarının kendi kaderlerini tayin hakkını ilke olarak koymuşsa da, bu yönde bir yapılanmaya gitmeden sorunu, Hilafet meselesinde olduğu gibi, rakiplerin manevra alanlarını daraltmaya ve işbirliklerini baltalamaya dönük bir strateji olarak ele almıştı.
Lozan’ın asıl tartışmamız gereken boyutu, Ortadoğu’nun paylaşılması ve sınırların yeniden çizilmesi karşısında aldığı uysal tavırdır. Ancak can yakıcı gerçek feryatta: Lozan zaferiyle (! e.k.) diğer Arap topraklarında olduğu gibi Filistin’de de Sevr’in bütün istekleri olduğu gibi kabul edilmiştir.Üstelik Sultan Vahdettin Sevr’i imzalamadığı için o zamana kadar onaylanmamış olan Filistin’deki İngiliz manda rejimi, İsmet Paşa’nın Lozan’daki imzasıyla resmiyet kazanmış, böylece İsrail’in kuruluşuna giden yolda en büyük engellerden biri daha bertaraf edilmişti.
Bir de Lozan’da Sevr’i paramparça ettik demiyorlar mı, neden bahsettiklerini anlamakta güçlük çekiyorum. Kabul edelim ki, Misak-ı Milli’yi tam olarak gerçekleştiremeyen Lozan, artık yabancısı olduğumuz Osmanlı toprakları konusunda Sevr’in hafifletilmiş bir versiyonudur. Zaten ilk ciddi muhalefet partisi Terakkiperver Fırka’nın bir hedefi de, Lozan’daki başarısızlıkların hesabını sormak değil miydi? Rauf Orbay’ın deyişiyle ‘Misak-ı Millimizin tamamen tahakkuk edemediğini millete açıkça söylemek civanmertlik ve hakikatçiliğine sahip olacaktık… Bir tahammülsüzlük ve sebepsiz endişe, halledilmemiş milli meselelerimizin üzerine nisyan örtüsünü çekti ve bu meselelerimiz geçen zamanla halledileceği yerde gözlerden ve dikkatlerden uzak olarak kangrenleşti.’
Terakkiperver Fırka, topluma Lozan’ın bir Pirus zaferi olduğunu anlatacak, kazandırdıkları kadar kaybettirdiklerinin muhasebesini yapacak ve telafi yollarını arayacaktı.
Kapatıldı.

İyi mi oldu?

Kangren artık beynimize ulaşmak üzere. Misak-ı Milli diye diye Türkiye sınırlarını kendimize bir arslan kafesi haline getirdik.”32

Kemal Tahir ise “Yol Ayrımı” isimli eserinde bu dönemi bakın nasıl analiz ediyor:

“Düşündün mü hiçbir dünya imparatorluğu nasıl tasfiye edilir?

Bir dünya imparatorluğu yüzyıllar boyu yüzlerce nesillerin birleşik gayretiyle kanları canları malları pahasına doğmuş kökleşmiş gelişmiş yaşatılmıştır.
Tarihin bir döneminde herhangi bir nesil tek başına bu tasfiyeye karar verebilir mi? `Veririm` derse bu kararın meşruluğu hangi vesikalarla ispatlanır?

1908`in padişahçı ittihatçıları imparatorluğu yıktılar;

1923`ün Kuvay-ı Milliyecileri bir dünya imparatorluğunun miras hesaplarını tasfiyeye oturdular.
Peki neydi tasfiye edilecek miras?

700 yıllık bir imparatorluk… 1908`de ittihatçıların ele geçirip on yılda yıktığı imparatorluk tam dört milyon üçyüz seksen üç bin kilometre kare toprağa sahipti.

Nüfusumuz kırk üç milyonu aşkındı.

Bu toprak üzerinde malımız olan yedi bin kilometre demiryolu döşeliydi.

Buna dört yüz yıllık hilafetin bütün dünya İslamları üzerindeki manevi haklarını katmıyorum.

Tasfiye edilen miras Osmanlı`nın sırf kılıç gücüyle aldığı tarih boyu vuruşarak savunduğu mirastı.

Evet oturuldu masaya…

Karşımızda yirmi iki devlet…
Tasfiye beş buçuk ayda tamamlandı.

Mahzenler dolusu arşivleri düşün…

Delegelerimiz incelediler mi bunları?

Kılı kırk yardılar mı?

Hayır! Çünkü İstanbul hükümeti delegeleri yani asıl uzmanlar bizim isteğimizle sokulmadı bu konuşmalara…

Bu iyiliğimize karşı İngiliz generali Harrington`un teşekkürünü hatırlarım.
Demek dört milyon küsur kilometre karelik bir imparatorluğun yedi yüz yıllık hesapları tasfiye edildi beş ay içinde.

Buna tasfiye denmez mirası reddettik.
Kurtuluş iki türlü olur:
Ya bütün haklarını en son zerresine kadar koruyarak kurtulursun ki gerçek kurtuluş budur;

Ya da haklarından birçoklarını vererek kurtulursun!

Bu da kurtuluştur ama öyle pek öğünülecekkasınılacak çeşitten sayılmaz.

Hele rejim değişmelerinin tarihsel haklardan vazgeçmekle hiçbir ilintisi olamaz.

Sözgelimi Bolşevikler Çarlık İmparatorluğu`na pekala sahip çıktılar.

Nitekim Fransa cumhuriyetçileri de kendilerinden önce çeşitli krallarının kurmuş oldukları imparatorluğu rejim değiştirdik bahanesiyle hiç kimseye bağışlamadılar.

Dünyada çok az milletin eline geçmiştir bizimki kadar büyük tarih birikimi… Eğer her millet ilk zorlukta yüzyıllar boyu biriktirdiği haklarını kaldırıp atarsa dünyada tarih diye bir şey kalmaz.
Neden sana yenik düşmüş gibi geldi bir tek adam karşısında koca bir iktidar?…

Hem de askeri bir zafer kazanarak gelmiş bir iktidar?

Çünkü Anadolu-Yunan savaşı belletilmek istendiği gibi bin yıllık tarihimizden ayrı bir Milli Kurtuluş Savaşı değildir. Bin yıldır süren Doğu-Batı boğuşmasının yüzlerce savaşlarından biri hem de küçüklerinden biridir.

Böyle bir savaşı kazanmak bin yıllık tarihin biriktirdiği hesabı kapatmaya yetmez ki iktidarı gerçek iktidar olsun.

Bu savaşa İstiklal savaşı da haşa denemez!

Çünkü biz hiçbir zaman milli devletimizi yitirmedik. Siz Cumhuriyet çocukları `gözümüzü zaferde açtık` avuntusundasınız. Şimdi umulmaz yerlerde, beklenmez yenilgilerle karşılaşınca apışmayın!..

Biz er geç Batıyla ister istemez hesaplaşmak zorundayız.

Bunu gerçekten yapmadıkça batıya hizmet teklif etmekle belayı başımızdan defleyemeyiz…”33

Lozan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş anlaşmasıdır.

İtilâf Devletleri’nin İstanbul’u boşaltmaları (2 Ekim 1923), Ankara’nın başkent olması ve Halk Fırkası’nın kurulmasının ardından, 29 Ekim 1923’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin cumhuriyeti ilan etmesiyle Mustafa Kemal cumhurbaşkanı seçildi.

GELECEK BÖLÜM: Cumhuriyeti Masonlar Kurdu !

1 Harun Özdemir, Yakın Tarihimizde İktidar Oyunları, http://www.muvazene.com

2 Lozan Anlaşması, wikipedia.com

3 Lozan Barışı, Atatürkçülük Nedir, http://www.angelfire.com/rnb/atadiyar/ata30.html

4 Lozan Barışı, Atatürkçülük Nedir, http://www.angelfire.com/rnb/atadiyar/ata30.html

5 Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, Cilt: 3, sh:982

6Birinci Cihan Harbinde, Yahudiliğin A, B,C, D halinde tam dört tane dâvâsı vardı:

A) Bilhâssa dinî ve askerî mahiyetiyle Rus Çarlık manzumesinin ortadan kalkması…

B) Alman militarizmasının ve askerî kudretinin ortadan kalkması…

C) Avusturya imparatorluğunda tecessüm eden Katolik birliği mefkûresinin ortadan kalkması…

D) İslâmiyet tehlikesinin, müstakil İslâm devletleri bünyesinin ve İslâmî temsil ifadesinin ortadan kalkması…

Nitekim Birinci Cihan Harbi sonunda, Garp demokrasya âleminin perde gerisi “görünmez insan heyulâsı olan Yahudilik, bu dört gayesinden dördünü birden istihsal edivermiştir. Şu kadar ki, harb biter bitmez ilk üç gaye derhal istihsal edildiği hâlde sonuncusu, yani yegâne müstakil İslâm cemiyetinin bütün dinî bağlarından koparılması gayesi, birdenbire devşirilememiştir. Bunun için biraz beklemek, bazı zuhuratı kollamak ve bazı cereyanları netice bakımından zıt gayeye doğru kanalize etmek, Türk birliği içindeki zümrevî temayülleri zamanında ve mekânında ustaca istismar etmek lâzım gelmiştir.

7 Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu, 4. Dönem, Sayı: 3 ve 4

8Mustafa Armağan, Zaman Pazar, 23 Kasım 2008

9 Dr. Rıza Nur, “Hayat ve Hatıratım”
10tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antlaşması

11 Necip Fazıl, Lozan’ın İçyüzü, Büyük Doğu, Sayı 29

12 Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söyleyemedikleri ile Rauf Orbay, s, 96–97

13H. Hüseyin Ceylan, Büyük Oyun, C. 3, sh. 36, Rehber Yayınları, Ankara, 1995

14Devrin Yazarlarının Kalemiyle Milli Mücadele ve Gazi Mustafa Kemal (Der: Mehmet Kaplan, İnci Enginün, Birol Emil, N. Birinci, A. Uçman), İst. 1981, sh. 1079-1081.

15İzmir Yollarında, Yayına Hazırlayan Mehmet Önder, S: 28, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1989,

16Lozan’ın İçyüzü, Büyük Doğu, Sayı 29

17Lozan’ın İçyüzü, Büyük Doğu, Sayı 29

18Ali İhsan Sabis, Harp Hatıralarım, C:5, s:358

19Vakit, 25-07-2005

20Mustafa Armağan, 1924’de girecektik Kuzey Irak’a, Atatürk istemedi, Zaman Pazar, 17/06/2007

21Rıza Nur, http://tr.wikipedia.org/wiki/Riza_nur

22 Rıza Nur, http://tr.wikipedia.org/wiki/Riza_nur

23 Ünsal Zor, Lozan, Ermeni ve İsmet İnönü, Aylık, Yıl:2, sayı:22, Temmuz 2006

24 Lozan’ın İçyüzü, Büyük Doğu, Sayı 29

25 Ünsal Zor, Lozan, Ermeni ve İsmet İnönü, Aylık, Yıl:2, sayı:22, Temmuz 2006

26 Kadir Mısıroğlu, Lozan: Zafer mi, Hezimet mi? 1.Cilt, Sf 96

27 Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, Cilt: 3, sh:982

28 Kadir Mısıroğlu, Lozan: Zafer mi, Hezimet mi? 1.Cilt, Sf 24

29 Kadir Mısıroğlu, Lozan: Zafer mi, Hezimet mi? 1. Cilt, Sh 95

30 Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, s:330, 1991

31 Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu, 4. Dönem, Sayı: 3 ve 4

32Mustafa Armağan, Lozan Sevr’in Hafifletilmişi mi İdi?, Zaman Pazar, 26 Ağustos 2007

33Yusuf Kaplan, Hesaplaşmadan aslâ!, Yeni Şafak, 25.02.2004

  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: