Anasayfa > Tarih > ÇEÇEN-İNGUŞLARIN BÜTÜNÜYLE SİBİRYA İÇLERİNE SÜRGÜNÜ

ÇEÇEN-İNGUŞLARIN BÜTÜNÜYLE SİBİRYA İÇLERİNE SÜRGÜNÜ


ÇEÇEN-İNGUŞLARIN BÜTÜNÜYLE SİBİRYA İÇLERİNE SÜRGÜNÜ
(23/24 Şubat 1944 – 9 Ocak 1957)

1944, ŞUBAT…
O yılın kışı işte, o yılın,
Sivri kama misali,
İnsanın bağrına saplanıp da yaşanan
Kışı işte o yılın!

O yılın hiç yazı olmadı ki…
Kanayan yüreğimin yarası kapanmadı ki hiç!
İçimi kavurarak süren o yılın kışı
On üç buzlu ayaza dönüştü
Ve daha bir başka soğudu
Tamı tamına on üç kez!

Sibirya’da dona dönmüş on üç yıl
Saplanır içime on üç anıt misali.
On üç yıldan uzun süren o tam on üç yaraya
Devâ olmaz zaman denen sonsuzluk!

Zelimhan Yandarbiyev
(Çev. Tarık C. Kutlu)

Bu sürgün, Çeçen-İnguş ulusunun kendi tarihlerinde maruz kaldığı en büyük felâketlerden birisidir. O dönemde SSCB lideri Yosef Cugaşvli Stalin’dir ve Stalin, II. Dünya Savaşında Almanları destekledikleri gerekçesiyle Kızılordu’nun 26. Kuruluş yıldönümüne (Kuruluş: 23 Şubat 1918) rastlayan günün gecesinde şenliklerle aldatarak Çeçen-İnguş halkının tamamını Sibirya içlerine tehcir ettirmiştir. Bu insanlık dışı genosidle ilgili belgesel kitap da artık elimizdedir: [Belaya kniga, İz istorii viseleniya Çeçentsev i İnguşey 1944-1957 gg, Groznıy-Alma-Ata 1991, 235 s.]

23 Şubat 1944 günü Kızıl Ordu’nun 26. kuruluş yıldönümüdür. Program üzere o gün büyük şenlikler yapılacaktı. Bu münasebetle pek çok askerî birlik Çeçen-İnguşya’ya sevkedildi. Askerler köylere dağıtıldı. Aynı günün akşamı köy meydanlarında ateşler yakıldı. Askerler ateşlerin çevresinde şarkılar söylemeye, oyunlar oynamaya başladılar. Başlarına gelecek felâketten habersiz olan köylüler askerlerin yanında şenliklere katıldılar. Bir zaman sonra askerler yerli halkın etrafını sardı, erkekler yakalandı. Üzerlerinde ufak tefek silah bulunan Çeçenlerden bazısı derhal çarpışmaya başladı. Söylenenlere göre o gece ve izleyen günlerde 5000′den fazla sivil öldürüldü.

SSCB.den Avrupaya kaçarak İngiltere’ye sığınmış olan Albay G. Tokayev bu hadiseyi şöyle anlatmıştır: “Daha 1944 yılında Kuzey Kafkasya, özellikle Çeçen-İnguş bölgeleri, NKVD (Askerî Polis Kuvvetleri) ile doldurulmaya başlanmıştı. Ertesi günü Kızıl Ordu Günü arefesinde her tarafta mitingler düzenlenmişti. Hadisenin nasıl cereyan ettiğini İnguş köylerinden birindeki misalinden alalım… NKVD. albayı kürsüye gelerek şöyle dedi: “Esas mevzua girmeden evvel şunu haber vereyim ki, miting NKVD. birlikleriyle çevrilmiştir ve bütün firar teşebbüsleri derhal ve yerinde kurşuna dizilmekle cezalandırılacaktır.” Ahali neye uğradığını bir türlü anlayamıyordu. Albay elini kaldırarak başının üzerinde bir daire çizdi. Bu bir işaretti.. Etraftan mitralyözler şakırdayarak onun sözlerini teyit etti. Birkaç kişi hançerini çekerek albayın üzerine atlamağa teşebbüs etti ise de makineli tüfeklerin ateşi onları bir yaprak gibi düşürdü. Birisi firara kalktı ise de, onu da mitralyöz ateşi biçti. Genç bir İnguş mitralyözcünün üzerine atıldı. O da aynı akıbete uğradı. Sağ elinde bir tabancayı, sol elinde de Millî Emniyet Komitesinin kararnamesini tutan albay sözlerine devam etti: “âdil ve âkil Stalin siyaseti sizin çok milliyetli sosyalist vatanında inkişâf etmeniz için herşeyi yaptı.” Herkes başları önünde bu mutad sözleri dinliyordu. Fakat albay bütün Çeçen-İnguşları Almanlarla işbirliği yapmakla suçlandırınca, bütün halk bir ağızdan bağırmağa başladı: “Yalan, iftira! Biz Almanlara yardım etmedik!”

Tokayev’in bu anlattıkları 1954 yılında Batı’ya iltica etmiş bulunan sabık NKVD. (Siyasî Büro) subayı Yarbay Grigori Stepanoviç Burlutskiy tarafından da doğrulanmıştır. 1944′teki fedakârlığı için NKVD. ibaresi yazılı bir İsviçre saati ile taltif edilmiş olan NKVD. subayı şunları anlatmıştır: Ben o zaman NKVD ordusunda astteğmen idim. 1943 yılının ekim ayında, Şimalî Kafkasya cephesinin arkasını korumaya memur bulunan askerî gruptaki alayımıza, hükûmetin fevkalâde mühüm bir kararını icra için, Kuban’dan hareket emri verildi. Sovyet vatandaşı bir ulusu topyekûn anayurdundan çıkarmak gibi şerefsiz bir vazifenin ifasına memur edildiğimiz kimsenin aklına gelmemişti. Neler yapılmış olduğunu ve neler yapılması lâzım geldiğini Karaçay Muhtar Eyaletinin arazisine girdikten sonra bildirdiler. İleri sürülen iddiaların doğru olduğu hakkında şüphe etmek için hiçbir delile malik değildim. Bununla beraber bu iddiaları tahkik etmek imkânından da mahrumduk. Bütün subay arkadaşlarım gibi ben de Karaçay halkının cebren tehciri hakkında emrin ifasına giriştik…

Benim vazifem ahalisi cebren sürgün edilen meskûn mahallin korunma ve savunmasından ibaretti.. Bu suretle, meskûn mahakki kuşatmış olan askerî kuvvetin kumandanı olmak hasebiyle, bütün hat boyunca dolaşmak ve halkın nasıl sürüldüğünü gözlerimle görmek imkânına malik bulunuyordum.

Muayyen günün muayyen saatinde, ellerinde önceden hazırlanmış listeleri hamil bulunan NKVD. İcra Memurları, yanlarında emirlerine verilmiş silahlı kuvvet olduğu halde, kendilerine ayrılmış evlere yaklaşıyor, inandıkları askerlerden silahlı muhafızlar koyduktan sonra, Sovyet Hükûmetinin sürgün hakkındaki kararını bütün aileye ilân ediyorlardı. Uzak bölgelere sürüleceklerini söylemekle iktifa ediliyordu. Gidecekleri yerin neresi olduğu söylenmiyordu.. Toplanmak için bir saat vakit veriliyor, kendileriyle beraber 100 kilogram eşya almalarına müsaade ediliyordu. Herhangi bir mukavemetin ve emre itaatsizliğin faydasız olduğu da hatırlatılıyordu.

Feryat ve figanlara, yalvarmalara ve göz yaşlarına rağmen, bir saat sonra toplanma merkezlerine nakledilmek için, aile aile arkasınca kamyonlara dolduruluyor, toplanma merkezlerine de, yine silahlı askerler tarafından muhafaza edilen kamyonlar vasıtasıyla da demiryolu istasyonlarına götürülüyor, burada alelade yük vagonlarına dolduruluyordu.

Grozni’de olduğu gibi Çeçen-İnguş Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin her yerinde dahi güneşli bir gündü. Kızıl Ordu’nun 26.ncı yıldönümüne tahsis edilen şenliklerle başlamıştı. Kasabanın meydanına nümayiş kafileleri akın etmekte idi. Ellerinde Komünist Partisi liderleri ile hükûmet azalarının portreleri, parola ve yazılı levhalar ve saire bulunmakta idi. Kafileler içinde çalgı aletleri ile gelenler de vardı. Hiçbir şeyden şüphelenmeyen halk millî havalarını çalıyor, millî şarkılarını okuyordu. Bandomuz gelenleri meşhur melodilerle karşılamakta idi.

Hitabet kürsüsüne Çeçen-İnguş Cumhuriyeti’nin komünistleri ve idarecileri birer birer çıkıp nutuk söylüyorlardı. Bu komünistler görünüşlerine göre ya Çeçen veyahut İnguş idiler. Ordu namına kıtamızın siyasî şube reisleri ve başkaları konuşmakta idi.

Başta Kaza Komünist Partisi Sekreteri olmak üzere, yerli komünistler, askerleri nihayet alelade Çeçen ve İnguşlar da hitabet kürsüsüne çıkarak Kızıl Ordu’nun kahramanlığı hakkında nutuk söylüyorlar. Almanlara karşı zaferleri, parti ve hükûmetin sosyalizm yolundaki muvaffakiyetlerini, Sovyetler Birliğindeki ulusların kardeşliğini övüp döküyorlardı… İşte bayramın tam bu hararetli anında alay kumandanının muavini kürsüye çıkarak, kısa ve kuru nutkunda Komünist Partisi ile Sovyet Hükûmetinin kararını ilân ediyor. Kararın muhtevası, şöyle hülâsa edilebilir: “Sovyetler Birliği arazisi Alman faşist orduları tarafından işgal olduğu zaman Çeçen-İnguş Muhtar Sovyet Cumhuriyeti ahalisi Çeçenler ve İnguşlar Alman ordularına yardım ettiler. Bunu nazara alan Komünist Partisi ve Sovyet Hükûmeti Çeçen-İnguş Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Sovyetlerin başka bölgelerine göçürme kararı vermiştir. (Nereye sürüleceklerini gösterilmemiştir).”

Bundan sonra sözüne devam eden kumandan muavini demiştir ki:

“Herhangi bir mukavemet ve emirlerimizin icrasında boyun kaçırmak yolundaki teşebbüsler partinin ve Sovyet Hükûmetinin kararlarına itaatsizlik telakkî edilecek ve ordu ikaz etmeden silah kullanacaktır.”

Kürsüden işaret ettiği taraflara bakılınca meskûn mahallin ordu tarafından kuşatılmış olduğu görüldü. Ağır ve hafif makinalı tüfekler, alelade tüfek ve otomatlar meydandaki Çeçen-İnguş nümayişçilerinden ibaret canlı hedefe doğru çevrilmişti.Kumandan muavininin verdiği emir üzerine, Komünist Partisi azaları da dahil, bütün Çeçen ve İnguşlar bu yoldan geçerek ve yanlarındaki silahları teslim ettikten sonra dörder kişilik mangalar halinde sıralanacaklardı. Silahlarını teslim etmeyenler hemen orada kurşuna dizilecekti.

İğfal edilen bu insan kafilesi, silahlı askerlerin nezareti altında, şehir haricindeki toplanma kamplarına sevk olundu. Bu hadise 23 Şubat’ta vâki oluyordu. Şehir haricindeki toplanma kampı açık bir mahalden ibaretti. Evlerde kalan ihtiyar, kadın, çoluk çocuk ve süt emen yavrular zorla kamyonlara doldurulup aynı toplanma kamplarına gönderildi. Buradan da, aynı kamyonlarla yük vagonlarına doldurulmak üzere, demiryolu istasyonuna sevk olundular.

23/24 Şubat 1944 yılında cereyan eden hâdise 700.000 Çeçen-İnguşun sürgün edildiği haberini Batı ancak iki yıl sonra duyabilmiştir. Bununla birlikte bu ulusların sürgün yerleri, pek bâriz olmayan durumları ve yaşayışları vak’adan on bir yıl sonra, yani 1955′te az çok anlaşılabilmiştir. Topyekûn tehcirde vahşetzedelerin hiç olmazsa dörtte birinin yolda kırıldığı, sürgün mahallinde öldükleri kesinlik kazanmıştır. Çeçen-İnguş, Karaçay-Balkar, İdil Boyu Almanları, Kırımlılar ve Kalmıklar için yine sonradan anlaşıldığı üzere, Türkistan’ın kuzey bozkırlarıyla hayvan yaşamaz taygalarında yaşayabilmeleri imkân dahilinde olmamıştır. Oysa Sovyet matbuatının ve resmî ajanslarının verdiği üstü örtülü ve bulanık haberlerde, sürgün mahallinde bulunan Çeçen-İnguşların çok iyi yaşadıkları, hatta kültür faaliyetlerinde bulundukları intibaının uyandırılmasına da çalışılmıştır. Ancak bu üstü örtülü, iyi gibi görünen haberlerin yalandan başka birşey olmadığı harp esiri olarak Sibirya’da bulunan ve sonra vatanına dönen bir Almanın bahsettiği şu levhada da anlaşılmıştır:

14 Nisan 1956 yılında Sovyetler Birliği Komünist Partisinin XX. Kongresinde münekkitler İdil-Ural’ın, Batı Sibirya ve Kuzey Kafkasya uluslarının Rusya ile birleştiklerini ileri sürmüşlerdir. Sanki bunu gerçekten onlar istiyormuş gibi, güya bu uluslar, Rus köylüsü ile birlikte yaşama merhale ve bahtiyarlığına erişmiştir.

Nihayet 9 Ocak 1957 senesinde Sovyetler Birliği Yüksek Şûrası aldığı bir karar ile 1944 yılında topyekûn tehcir ve katledilen Çeçen-İnguşların yurtlarına dönmelerine izin vermiştir. Bu kararnamede Hruşçev’in Stalini suçladığı ve ulusların topyekûn sürgün, katl ve imha edilmiş olmasıyla Lenin’in millî siyaset ve ana prensiplerinin geçmişte kabaca ihlâl edildiği açıklanmıştır. Hruşçev, 13 yıl önceki bu hadisenin günahını Komünist Partisi XX. Kongresinde Stalin’e yüklenmesine ve “canavarca hareket” diye vasıflandırmasına rağmenYüksek Şûra aynı müddet içerisinde ne kadar kimsenin öldüğünü, çalışma kamplarında katledildiğini ve insan kayıplarının yanında maddî zararlarını zikretmeden geçiştirmiştir. Her şeye rağmen bu karar gereğince Çeçen-İnguşların vatanlarına dönme işlemlerinin tamamlanacağı söylenmiştir.

Groznenskiy Raboçiy gazetesinin 12. I. 1958 tarihli nüshasında okuyoruz ki, aynı yılın 1 Ocağında sürgünden dönmüş Çeçen ve İnguşların sayısı ancak 200.000 kadardı. Bu da 1944 yılında sürülmüş olan 700.000 nüfuslu Çeçen-İnguş Muhtar Cumhuriyeti ahalisinin takriben % 29′una tekabül eder.

Yurtlarına dönmeye başlayan Çeçen-İnguşların durumlarının çok kötü olduğu, mesken ve yerleşme hususunda büyük bir perişanlık içinde bulundukları anlaşılmıştır. Kendi ana yurtlarında, kendi ecdat meskenlerine yabancı unsurların yerleştirildiği ilk 20.000 kişilik Çeçen grubunun çatısız ve işsiz, haftalarca demiryolu kenarlarında ve istasyonlarında barındıkları haberi iç açıcı değildir.

Sovyetler Birliği İlimler Akademisi Etnografi Enstitüsü tarafından 1957 yılında Çeçen-İnguş Özerk Cumhuriyetine ilmî bir inceleme için gönderilen B. Kalocev’in bu yerli halkın iskânı hususunda kaleme aldığı yazıda “Çeçen-İnguş Muhtar Sovyet Cumhuriyetinin gelişmesine yarayan muazzam yardım” gibi bir ifade kullanmış olması da hakikate bağlılığından ziyade propaganda mahiyetindedir. Oysa “Sovyet Hükûmetinin Çeçen ve İnguşları yerleştirme hususunda almış olduğu tedbirlerden maksat, onları, sonradan gelme unsurlar ve asıl Kafkasya yerlileri de dahil çevre ahalisinden tecrit edilmiş bir duruma sokmaktır. Bu, rejim için birçok sebep ve yönlerden dolayı elzemdir. Mağdur olmuş ve bu yüzden Sovyet Hükûmetine karşı hiddetli bulunan Çeçen ve İnguşların, sonradan gelen, 1943 de sürgün edilirken ellerinden alınan baba emvaline (menkul ve gayrı menkul) konarak fiilen muhtariyetin efendisi kesilen ahaliye karşı bir sempati besleyemeyeceği tabiîdir.

Onların komşuluğu, birbirleriyle sıkı muaşeretleri millî çarpışmalara yol açabilir. Eskiden sürgünde bulunmuş Çeçen ve İnguşların, zaten millî kurtuluş temayülleri çok kuvvetli olup, Sovyet emperyalizmine karşı umumî bir nefret hissî besleyen sabık komşuları Dağıstanlılar, Osetinler, Gürcüler ve diğer Kafkasyalılar ile sıkı
temas ve muaşeretleri Kremlin için elverişli ve gönül açıcı birşey değildir.

Yurtlarına dönenler eski köylerine değil, kendileri için kurulan özel bir kollektif çiftliklere yerleştirilmişlerdir. “Sovyetskaya Rossiya gazetesinin 21. 2. 1965 tarihli nüshasında bildirildiğine göre, Çeçen-İnguş kolhozları ancak, traktörlerin bile giremediği dağlık bölgelerindeki küçük toprak parçalarını” işleyebilmektedirler. Bundan da anlaşılıyor ki, sürgünden dönen Çeçen-İnguşlara eski geniş toprakları iade edilmemiştir.

Sürgün edilen Çeçen-İnguşların umumî nüfus sayımlarındaki yekûnunu gösteren küçük bir çizelge;
1926 1939 1957 1970
Çeçen 226.000 319.000 408.000 418.000
İnguş 47.000 44.000 92.000 106.000

23 / 24 Şubat 1944 sürgün hadisesi, olup bittikten iki yıl sonra anlaşılmıştır. “1946 yılının yaz aylarında Amerikan Assochiated Press Ajansı Çeçen-İnguşların kanlı bir şekilde imha ve tehcir edildiklerine dair bir haber yayımlamıştır. Bu haberi Türkiye basını, özellikle Cumhuriyet gazetesi yazarlarından Abidin Daver de doğrulamıştır.”

Sürgün hadisesi ile ilgili RSFSR Yüksek Şûrasının kararı 25 Haziran 1946 tarihinde edilmişti. Yüksek Şûra’nın Divan Başkanlık Kâtibi Bahmurov’un açıklaması ve suçlaması şuydu ve ertesi günkü İzvestiya gazetesinde yayımlanmıştı:

“Büyük vatan harbi sıralarında Sovyetler Birliği Milletleri Alman faşist gâsıplarına karşı vatanlarının şeref ve istiklâlini kahramanca müdafaa ettikleri bir zamanda, Alman ajanlarının propagandalarına katılan birçok çeçen ve Kırım tatarı tarafından teşkil olunan gönüllü kıtalarına girerek, Alman Ordusuyla birlikte Kızıl Ordu’ya karşı silahlı mücadeleye iştirâk ettiler. Almanların emriyle dahilde Sovyet rejimine karşı kundakçı çeteleri vücuda getirdiler. Çeçen-İnguş ve Kırım Özerk Cumhuriyetleri ahalisinin esas kitlesi bu vatan hainlerinin faaliyetlerine mani olmadı. Bununla ilgili olarak Çeçenlerle Kırım Tatarları Sovyetler Birliği’nin başka bölgelşerine nakledilmiş bulunuyorlar.”

Yeşil, sulak, bereketli ve son derece güzel olan vatanları Çeçenya’dan sökülüp atılan sayıca küçük bu yüce ulus Sibirya buzullarına sürüldü. Tam on üç yıl hayatta kalabilme mücadelesi verdi. Tekrar vatanlarına döndüklerinde yarı yarıya eksilmişlerdi.

7 Mart 1944 tarihinde Çeçen-İnguş ASSR.si lağvedildi. 22 Mart 1944′te Rusya Federasyonu sınırları dahilinde Groznıy bölgesi kuruldu. Lağvedilen ÇİASSR. toprakları Gürcistan, Kuzey Osetya, Dağıstan arasında paylaştırıldı. Dağıstan ve Stavropol oblastı steplerinden bir kısmı Groznıy’a bağlandı.

25 Şubat 1956 günü Nikita Sergeyeviç Huruşçev, gizli raporunda Stalin genosidinin çok korkunç olduğunu ve milliyetler politikası ilkesinin ihlâli olarak kaydeder.

9 Ocak 1957 tarihinde Çeçen-İnguş ASSR.si tekrar ilân edildi. 580.000′lik nüfusuyla sürgüne yollanan Çeçen-İnguşların 225.000 kadarı vatanına dönebildi. Prigorodnoy bölgesinin büyük bir kısmı (eski İnguşya’nın % 40′ı) Kuzey Osetya ASSR.sinde kaldı. Daha önce bu bölgede yaşayan pek çok Çeçen Sunjenskiy bölgesinin ve Malgobekskiy bölgesinin aullarına ve Groznıy’a yerleşmek zorunda kaldı. Äqqi Çeçenleri ise Dağıstan’ın Hasav-Yurt, Kizl-Yurt ve Bâbi-Yurt bölgelerinin değişik yerlerine yerleştirildi.

Hasılı, Almanlarla işbirliği yaptığı suçlanmasıyla yargısız infaza tabi tutulan Çeçen-İnguş halkının tarihteki ve bölgedeki rolleri daha bitmemiştir. Halen devam etmekte olan Çeçen-Rus savaşının yüzyıllardan beri gelen bir bağımsızlık mücadelesi, yüzyıllardan beri devam eden vatan savunması bir zaman gelecek, muhakkak hakkın adaletiyle sonuçlanacaktır.

Tarık Cemal Kutlu

Kategoriler:Tarih
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: